Habibî (Göğçal, 1470 - İstanbul, 1520)


Habibî, XV. yüzyılın sonu ile XVI. yüzyılın başlarında yaşayıp eser vermiş dikkate değer sanatçılardandır. Tahminen 1470 yılında Göyçay'm Bergüşad köyünde doğmuş olan şair, bir tesadüf sonunda Sultan Yakub'un sarayına düşer. Bu hadise onun bir şair olarak yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Akkoyunlu sarayında bir şair olarak yetişen Habibî, Safevî hükümdarı Şah İsmail'in ve Osmanlı Sultanı Sultan Selim'in sarayında saygıyla karşılanmıştır. Habibî, "Melikü'ş-şuara", "Sultanü'ş-şuara" adlarıyla da tanınmıştır. Şair, tahminen 1520 yılında İstanbul'da ölmüştür. Onun şiirlerini ilk defa Türk âlimi M.F.Köprülü toplamaya çalışmıştır. Habibî'nin şiirlerinden son zamanlara kadar belli olan 42 şiire E.Memmedov 5 şiir daha ekleyerek hepsini birden 1980 yılında Baku'da yayımlatmıştır. "XII-XVI. Asırlar Azerbaycan Şiiri" adlı antolojide (Baku, İlim,1984) bu şiirlerin asıl kısmı tekrar yayımlanmıştır.


Qazel

 

Ger senin çün qılmasam çak, ey büt-i nâzik beden,

Gorum olsun şol qebâ, eynimda pîrâhen kefen.

Ey nazlı vücutlu ve tapılacak kadar güzel olan sevgili, eğer bu vücudumu senin için parça parça etmezsem sırtımdaki gömleğim kefenim, cübbem de mezarım olsun.

 

Çıxmaya sövdâ-yi zülfün başdin, ey meh, ger üz il

Ustixân-i kellem içre tutsa eqrebler veten.

Ey ay yüzlü sevgili, saçının sevdası yüz yıl geçse de başımdan gitmez. Meğer ki akrepler kafatasımın içinde vatan tutsun.

 

Gerçi şâd olman dexî, ey dil bundan böyle kim,

Çün mene hemdem olan sensen, ne sen olgil, ne men.

Ey gönül, bundan böyle sen daha mutlu olmazsın. Çünkü bana arkadaş olan sensin; ne sen, ne de ben mutlu olayım.

 

Düşdü şebnem, bağe gel, tâ gül nisâr etsün sana

Sebzenin her bergine bir dür ki, tapşurmuş çemen.

Çiy tanesi düştü, bahçeye gel ki, sana gül saçsın. Çimen; yeşilliğin her yaprağına bir inci emanet etmiş.

 

Ey könül, eşq ehline her dem gülerdin şâd olub

Men demez midim ki, danla ağlıyasıdır gülen?

Ey gönül, sen mutlulukla âşıklara daima gülerdin. Ama ben sana "Gülen suçlulukla ağlar" dememiş miydim?

 

Nece dinlensin Hebîbî sensiz, ey endamı gül,

Kim batar canine tende her tük olmuş bir tiken?

Ey gül endamlı sevgili, Habibî sensiz nasıl din-lensin? Çünkü vücudundaki her tüy bir diken olup canına batar.



Musammat

 

Dün gördüm ol nigarı terebnak ü ercümend,

Kâfur elîle destelemiş enberin kemend,

Baxdım şikenç-i türresine zâr ü müstemend,

Bir şexs-i nâtevân oturur gerdeninde bend,

Kimdir bu miskin, ol ne resendir? - dedim.

Dedi: Zülfün kemendi, tutsağı cânındürür senin. 

O sevgiliyi şerefli ve sevinçli bir şekilde dün gördüm. Amber kokulu kement gibi saçlarını kâfurla deste deste yapmış. Alnının saçının kıvrımına bakdım ki gerdanında bağlanmış bir zayıf şahıs oturur. "Bu miskin kişi kimdir, bu ip nedir?" dedim. "Saçın kemendinin tutsağı olmuş canındır" dedi.

 

Çekmiş cemale ferr ü dem ü izz-ü cahani,

Enberle doldurub başe eymiş külâhini,

Ebrin yüzünden aldı ve erz etdi mâhini,

Gördüm yüzünde dane-yi xal-i siyahini,

Şol müşk lâle üzre nedendir? dedim.

Dedi: Cânmda eks-i dağ-i nihânındürür senin.

Yüzüne cihanın yüceliğini, nefesini ve parlaklığını çekmiş. Külahına anber kokusu doldurup başına giymiş. Yüzünü kaplayan bulutu kaldırdı ve ay yüzünü gösterdi. O zaman yüzündeki siyah ben taneciğini gördüm. "O lâle üzerindeki misk nedendir?" dedim. "Senin canındaki gizli yaranın aksidir" dedi.

 

Le'l ü göher dişle yapışmış dodağine,

Müşk-i Xüten hevesden ulaşmış yanağine,

Dürr-i Neçef hevâden asılmış qulağine,

Çox dâne dâne nesne tökülmüş ayağine,

Hey hey, bu ne eqîq-i Yemendir? -dedim.

Dedi: Gözden axan ciğerdeki qanmdürür senin.

Lâl ve inci taşları sevgilinin dişiyle dudağına yapışmış. Yani dişleri inci, dudağı lâl taşı gibi olmuş. Huten miski hevesle yanağına ulaşmış. (Huten: Miskin üretildiği yer.) Necef incisi kulağına asılmış. Çeşitli nesneler tane tane olup ayağına dökülmüş. (Necef: Küfe civarında Hz.Ali'nin türbesinin bulunduğu yer) "Hey hey, bu Yemen akiki nedir?" dedim. "Senin gözlerinden akan ciğerlerinin kanıdır" dedi.

 

Geşt ile çıxdı gülşene ol serv-i gülüzar,

Elvan meyve dâmenine tökdü şaxsar,

Men gördüm anda püste vü bâdam ü sib ü nar,

Bir mürğ oxurdu âriz-i bağında zâr zar,

Ol mürğ ne mürğ, bu ne çemendir? dedim.

Dedi: Bâğ-i çemende mürğ-i revânmdürür senin.

Gül bahçesinin servisi gibi olan sevgili, gül bahçesine gezmeye çıkınca ağaçlar eteklerine renk renk meyveler döktü. Ben orada fıstık, elma, badem ve nar gördüm. Bir kuş, bahçenin içinde ağlaya ağlaya şakıyordu. "O kuş ile bu çimen nedir?" dedim. "Çimen bahçesinde senin can kuşundur" dedi.

 

Göz gördüğünce könlüm olur hüsnü maili,

Eyler deli bu şîve ile nece âqili.

Sehr eylemiş yene yüzünde çâh-i Bâbili,

Bend etmiş anda bir nece sâhibnezer dili,

Çin söyle, bu ne çâh-i xeğandir? dedim.

Dedi: Ey çox xetâlı, kendü mekânındürür senin.

Gözlerim görünce onun güzelliğine meyleder. O sevgili, bu nazıyla nice akıllı kişiyi deli eder. O sevgili yine yüzünde Babil Kuyusu'nu (Harut ile Marut 'un kıyamete kadar saçlarından asılı bulundukları kuyu)  sihirlemiş ve orada sevgiliye bakan birçok kişinin gönlünü bağlamıştır. "Madem ki söyle, bu nasıl bir hakan kuyusudur?" dedim. "Ey çok suçlu kişi, burası senin kendi mekânındır" dedi.

 

Yaşım yürüdü su kimi ol serv sûyine,

Göz baxa qaldı zülf ü xet ü rûy ü mûyine,

Pîrâneser könül axub ol qedd-i cûyine,

Aldandı tifl tek dil anın reng-i rûyine,

Bu ne xöceste serv-i semendir? dedim.

Dedi: Best-i seîd ü ömr-i cavânındürür senin.

Gözyaşım bir su gibi o servi boylu güzelden tarafa aktı. Gözlerim saçma, zülfüne, yüzüne ve yüzündeki ince tüylere baka kaldı. İhtiyar gönül, o akarsuyun boyuna akıp onun yüzünü rengine bir çocuk gibi aldandı. "Bu kutlu gümüş renkli servi nedir?" dedim. "Bu senin kutlu talihin ve gençlik çağındır" dedi.

 

Nergis oyandı, bu çemen dâmen ü camexab.

Gül çıxdı, pîrehan yaxasundan açub niqab.

Teb düşdü câne, cümle-yi âfâqi tutdu tab,

Ol dem ki, doğdu qible-yi meşriqden âftab,

Bir zerre gördüm anda, dehandir - dedim.

Dedi: Bu söz yeqin, Hebîbi, gümânmdürür senin.

Bu çimende nergis yatağından uyandı. Örtüsünü açıp gömleğinin yakasından gül ortaya çıktı. Ruha heyecan düştü. Parlaklık bütün ufukları kapladı. O zaman güneş doğu tarafından doğmuş gibi oldu. "Bir zerrecik gördüm, o ağzındır" dedim. "Ey Habibî, bu söz gerçektir ve seni ümidindir" dedi.