Mehemmed Fuzûlî (Kerbelâ, 1494 - Kerbelâ, 1556)


Dahi Azerbaycan şairi Mehemmed Fuzûlî 1494 yılında Irak'ın Kerbelâ şehrinde dünyaya gelmiştir. Oğuzların Bayat boyundandır. Babası Süleyman, ileri gelen; bilgili bir kişi olduğu için oğlunun iyi eğitim ve terbiye almasını sağlamıştır. Fuzûlî, daha okul çağlarındayken şiir yazmaya başlamıştır. Hiç kimsenin beğenmediği "Fuzûlî" mahlasını alarak da adının diğer şairlerle karışmasını önlemiştir.

 

Çocukluk ve gençlik devri, Irak'ın Safevîlerin elinde olduğu bir devreye rastlar. Daha gençlik yıllarmdayken "Beng ü Bade" adlı eserini yazarak Şah İsmail'e sunmuştur. Irak, 1534 yılında Osmanlıların idaresine girer. Fuzûlî 1537 yılında şaheseri olan "Leyla ve Mecnun" adlı mesnevisini Kanunî Sultan Süleyman adına kaleme alır.

 

Fuzûlî, 1556 yılında Kerbela'da taun hastalığından vefat etmiştir.

 

Şair, şiir yazmaya çok küçük yaşlarda başlamıştır. "Nazm-i nazik" üstadı Fuzûlî, Türkçe ve Farsça divanlar yazmıştır. Üç dilde de divanı vardır. Onun "Leyla ve Mecnun" adlı romantik âşıkâne mesnevisi, "Bengü Bade", "Yedd-i Cam", "Sohbet-ü'1-Esmar" adlı alegorik mesnevileri, mektupları, "Sıhhat ve Maraz", "Rind ü Zahid" adlı alegorik ve bediî-felsefî mensur eserleri, "Hadis-i Erbaîn", "Hadikat-ü's -Süeda" gibi tercümeleri, "Matla'-ü'l-İ'tikad" adlı bir Arapça felsefî risalesi vardır Daha ziyade gazel tarzında eserler veren Fuzûlî'nin divanlarında kıt'a, rubaî, terkib-i bend, terci'-i bend, müseddes, muhammes, murabba, musammat, müfred, tekbeyt (matla') ve muammaları da vardır.

 

Bediî sözü dirilik, canlılık kaynağı sayan, can ve ruhla mukayese eden Fuzûlî, lirik şiirlerinde muhabbet, aşk felsefesinin derin ve manalı şerhini yapmıştır. "Leyla ve Mecnûn" mesnevisinde insan sevgi ve kaderinin muhteşem bir abidesini meydana getirmiştir. Epik eserlerinde içtimaî düşünce ve mülahazalarını aksettirmiştir.

 

Fuzûlî'nin eserleri beş cilt olarak Bakü'de neşredilmiştir. Onun hakkında H. Araslı, Mir Celal, M. Guluzade, M. Cefer ve F. Gasımzade'nin mühim tetkikleri vardır.


Qazel-1

 

Aldı gülzar içre su eks-i izer-i âlini,

Çekdi güller suretin menzûr edib timsâlini,

Al yanağının aksiyle suyun içi gül bahçesine döndü. Güller senin şeklini, güzelliğini görünce utanıp suretlerini çektiler (kendilerini sakladılar, gizlediler).

 

Adın etmiş gün, alıb bir eks mir'at-ı felek,

Sübh gösterdikde sen rüxsâr-i ferruxfâlını.

Sabahleyin kutlu, güzel yanağını gösterince feleğin aynası senden bir akis almış ve onun adına gün demiş.

 

Şerhe bir gün qıldığın bîdâdi çekmez heşredek,

Ol melek kim, yazmaq ister nâme-i e'mâlini.

Â'mal defterini yazmak isteyen melek, bir günde yaptığın zulmü, işkenceyi kıyamete kadar yazamaz, açıklayamaz.

 

Seyl-i xun xâlm xeyâline pozub göz merdümün,

Merdüm etmiş çeş-i xunbâre xeyâl-i xâlini.

Kan seli, senin beninin hayaliyle göz bebeğini boz-muş ve beninin hayalini kan saçan gözlere göz bebeği etmiş.

 

Mürğ-i dil qalmadı kim, seyd olmadı, ey xuş-çeşm,

Sakin et pervazden şehbaz-i mişginbâlini.

Ey gönül gözü, av yok, olmadı. Gönül kuşu kalmadı. Misk kokulu kanadı olan doğanını uçurma. (Sevgilinin gönlü kast ediliyor).

 

Qoymadın bir kimse cövrün çekmeye, rehm et demi,

Men'ı qıl xunrizlikden qemze-i gettâlini.

Senin çevrini artık hiç kimse çekemiyor, (Hiç kimseyi çevrini, nazını çekmeye koymadın, rahmet et). Katil gamzeni kan dökücülükten (kan dökmekten) alıkoy, men'et

 

Qem günü üstümde senden qeyri yox, ey dud-i ah!

Lütf qıl, menden götürme saye-i iqbâlını.

Ey ahimin dumanı, gam keder günü üstümde sen-den başka bir şey yoktur. Lütfet, ikbalinin, talihinin gölgesini benden çekme (götürme). (Dud-i ah'la sevgili de kastediliyor. Aynı zamanda beddua, ilenç demektir).

 

Ey Fuzûlî, bes ki, qem-nak oldu ehvâlın senin,

Gemden ölsen, hiç kim sormaz dex-i ehvâlini.

Ey Fuzûlî, yeter artık! Böyle gamlı, kederli halde olman bitsin. Gamdan, kederden ölsen de senin halini hiç kimse sormaz.


Qazel-2

 

Bilmez idim, bilmek ağzın sirrini düşvâr imiş,

Ağzını derlerdi yox, dediklerince var imiş.

Ağzının sırrını bilmenin zor olduğunu bilmezdim. Ağzının yok olduğunu söylerlerdi. Onların dediğince varmış.

 

Âciz olmuş yaxmağa âh ile kûh Kûhken

Neylesin miskin onun eşqi hem ol migdâr imiş.

Dağ kazıcı (Ferhad), dağı yakmayı becerememiş. Neylesin o miskin ki, onun aşkı o kadarmış.

 

Daşe çekmiş xelq üçün Ferhad Şîrin suretin,

Erz qılmış xelqe mehbûbin, eceb bîâr imiş.

Ferhat, halk için Şirin'in suretini (resmini) taşa çekmiş (kazımış). Utanmaz halka sevgilisini arz etmiş, göstermiş.

 

Ke'be ehrâmine zâhid, dediler bel bağladı,

Eyledim tehqiq, onun bağlandığı zünnâr imiş.

Zahidin (Kaba sofu) Ka'be ehramına bel bağladığını söylediler. Araştırıp gördüm ki onun bağladığı zünnarmış (papazın bel kuşağıymış).

 

Ömrlerdir eylerem ehvâl-i dünyâ imtehan,

Neqd-i ömr ü hâsil-i dünyâ heman bir yâr imiş.

Ömür boyunca dünya halini imtihan ettim, (sınadım.) Ömrün serveti (Ömürden elde ettiğim) ve dünyadan hasıl ettiğim sadece bir yarmış (yar oldu).

 

Zövq-i dîdârile dildârın yox etdim vârimi,

Dövlet-i bâgî ki derler, dövlet-i dîdâr imiş.

Gönül sahibi olan yarin yanağının, yüzünün zevkiyle bütün varımı, malımı mülkümü yok ettim. Baki olan devlet, yüz servetiymiş.

 

Dün Fuzûlî ârizin görgec, revân tapşırdı cân,

Laf edib derdi ki, canım var, emânetdâr imiş.

Fuzûlî dün yanağını görünce akıp giden canını sana havale etti. Benim canım emanetdardır, dermiş.


Qazel-3

 

Qansı mâhin bilmezem mehrile olmuş zâr sübh.

Her gün eyler xelqe bir dağ-i nihân izhâr sübh.

Sabah, ayın yüzünden mi, yoksa güneşin yüzünden mi bilmem ağlar, inler olmuş. Sabah, her gün halka gizli bir yarasını gösterir, açıklar.

 

Batdı encüm, çıxdı gün, yâ bir esîr-i eşqdir,

Tökdü dürr-i eşk, çekdi âhi ateşbâr sübh.

Yıldızlar battı, güneş çıktı. Bir aşk esîri olan sabah, bu sırada sürekli gözyaşı incileri döktü; ateş saçan ahlar çekti.

 

Nola ger emvâte ehyâ verse sübhün demleri,

Zikr-i leyindir kim, eyler dem-be-dem tekrar sübh.

Sabahın nefesi, ölüleri diriltse ne olur. Saban daima dudağının zikrini tekrarlar durur.

 

Bir müsevvirdir ki, zerrin kilk ile her gün çeker,

Sefhe-i gerdûne neqş-i âriz-i dildâr sübh.

Sabah, öyle bir musavvirdir ki, altın kalemle dün-yanın yüzüne gönül sahibi olan sevgilinin yanağının nakşını (suretini) çeker.

 

Müjde bir xurşîdden vermiş meğer bâd-i sebâ,

Kim, nisâr eyler ona yüz min dür-i şehvâr sübh.

Sabah rüzgârı güneşten bir müjde verince sabah, ona yüz bin iri inci saçar.

 

Âşiq-i sâdiqdir, izhâr-i qem eyler her seher,

Âh ile xelqi yuxusundan gılır bîdâr sübh.

Sabah, her seher gam saçan sadık bir âşıktır. "Ah" ile halkı uykusundan uyandırır

 

Ey Fuzûlî, şâm-i gem encamına yoxdur ümîd,

Bir tesellidir sene ol söz ki, derler var sübh.

Ey Fuzûlî, gam gecesinin sona ereceğine dair bir ümit yoktur. "Sabah var" demeleri sana teselli veren bir sözdür.


Qazel-4

 

Qebrim daşma kim qem odundan zebânedir.

Te'n oxun atma kim, xeteri çox nişanedir.

Gam, keder ateşi aleviyle yanan kabir taşıma ayıp-lama okunu atma. Çünkü o, tehlikeli bir nişanedir.

 

Eylen qedeh zemâne gemin def galiba

Dövr-i qedeh müxâlif-i dövr-i zemânedir.

Kadeh zamane gamını defeder, yok eder. Galiba kadeh devri, zamane devrinin muhalifidir

 

Qaldırdı eşk-i dûn men ol âsitâneden

Kim, meqsedim menim dexi ol âsitânedir.

Beni o eşikten alçak gözyaşı kaldırdı. Fakat, benim maksadım yine o eşiktir.

 

Vaiz sözüne tutma qulaq, qâfil olma kim,

Qeflet yuxusunun sebebi ol fesânedir

Sen vaiz sözüne kulak verme, gafil olma. Gaflet uykusunun sebebi, o efsanedir, hikâyedir (Gaflet uykusunun sebebi, vaizin o sözleridir).

 

Nezr etmişem ferâqine kim, yox nihayeti,

Neqd-i sirişkimi ki, tükenmez xızânedir.

Tükenmez hazine olan gözyaşı sermayemi senin sonu olmayan ayrılığına adadım.

 

Cân vermeyem mi qürbete kim bim-i te'neden

Yâd-i veten feğânima sensiz behânedir.

Gurbette sensizlikten dolayı ağlayıp can vermeyeyim mi? Asıl olan sensin. Vatan yadı utanma korkusu yüzünden bahanedir (Ağlamamın asıl sebebi, sensizliktir. Vatan yâdı bahanedir).

 

Ey dil hezer qıl ateş-i âhunle yanmasın

Cismin ki, derd quşlarına âşiyânedir.

Ey gönül, dert kuşlarının yuvası olan vücudum, ahinin ateşiyle yanmasın. Sakın, dikkat et.

 

Menden Fuzûlî, isfeme eş'âr-i medh-ü zem,

Men âşigem hemîşe sözüm âşiqânedir.

Fuzûlî, benden övgü ve yergi şiirleri isteme. Ben âşığım. Bu yüzden sözüm de daima âşıkanedir.


Qazel-5

 

Dehenin derdime derman dediler cânânın,

Bildiler derdimi, yoxdur dediler dermanın.

Cananın, sevgilinin ağzını derdime derman dediler. Derdimi bildiler. Dermanın yoktur, dediler.

 

Olsa mehbûbların eşqi cehennem sebebi,

Hur ü gılmanı qalır kendisine rizvânın.

Sevgililerin aşkı cehennem sebebi olsa huri ve gılmanlar cennetin kendisine kalır.

 

Keçdi meyxâneden el, mest-i mey-i eşqin olub,

Ne meleksin ki, xerâb etdin evin şeytânın?

Bütün halk, aşkının şarabının, sarhoşu olarak meyhaneden geçti. Sen ne biçim bir meleksin ki, şeytanın evini de yıktın.

 

Urmazam sehhet üçün merhem oxun yâresine,

İsterem çıxmaya zevk elem-i peykânın.

Okunun yarasına sıhhat bulmak için merhem koymam. Temreninin eleminin zevkine çıkmak (ulaşmak) isterim.

 

Ne bilir oxumayan müshef-i hüsnün şerhin,

Yere gökden ne üçün endiyini Qur'ânın.

Güzelliğinin mushafının açıklamasını okumayan Kur'an’ın gökten yere niçin indiğini ne bilir?

 

Yerden ey dil göye qavmuşdu şirişkim meleki,

Onda hem qoymayacaqdır oları efğânın

Ey gönül! Gözyaşım meleği yerden gökyüzüne kovmuştu. Yine ağlayıp, inlemen onlara rahat vermeyecektir.

 

Ey Fuzûlî, oluban qerqe-i girdab-i cünûn,

Gör ne gehrin çekerem döne-döne dövrânın

Ey Fuzûlî, delilik, çılgınlık girdabında suya battım. Gör, devranın ne kahırlarını çekmekteyim.


Qazel-6

 

Meni candan usandırdı, cefâdan yar usanmaz mı?

Felekler yandı ahimden, muradım şem'i yanmaz

Sevgili beni candan usandırdı. Kendisi bana cefa etmekten usanmayacak mı? Ahımdan gökyüzü (gök kubbesi) yandı, dileğimin, (muradımın) mumu hâlâ yanmayacak mı?

 

Qamu bîmârine canan, devâ-yi derd eder ehsân,

Neçün qılmaz mene derman, meni bîmâr sanmaz mı?

Sevgili bütün âşıklarının, sevdalılarının derdine bir çare bağışlar da benim derdime neden bir çare bulmaz? Yoksa beni hasta sanmaz mı?

 

Qemim pünhân tutardım men, dediler yâre qıl rövşen,

Desem ol bîvefâ, bilmen inanar mı, inanmaz mı?

Ben gamımı gizli tutmaktaydım. Sevgiliye açıkla dediler. Bilmem acaba açıklasam, o vefasız sevgili inanır mı, inanmaz mı?

 

Şeb-i hicran yanar canım, töker qan çeşm-i giryânım,

Oyadar xelqi efgânım, qara bextım oyanmaz mı?

Ayrılık gecesi benim canım yanar. Ağlayan gözlerim kanlı gözyaşları döker. Ağlayıp inlemem bütün halkı uyandırır da uykuda olan kara bahtım hâlâ uyanmaz mı?

 

Gül-i ruxsârine qarşu gözümden qanlı axar su,

Hebîbim f esl-i güldür bu, axar sular bulanmaz mı?

Yanağının gülüne karşı (Gül gibi olan yanağına karşı) kanlı gözyaşlarını akar. Sevgilim bu gül mevsimidir (ilkbahardır). Bu mevsimde akarsular bulanmaz mı?

 

Değildim men sene mail, sen etdin eqlimi zail,

Mene te'n eyleyen qâfil seni görcek utanmaz mı?

Ben sana düşkün değildim. Benim aklımı başımdan sen aldın. Beni ayıplayan kişi, acaba seni görünce bundan utanmayacak mı?

 

Fuzûlî rind-i şeydâdır, hemîşe xelqe rüsvâdır,

Sorun kim, bu ne sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı?

Fuzûlî (aşk yüzünden) deli divane olmuş bir rinddir. Her zaman dile düşmüş halka rezil olmuştur. Bu nasıl bir aşktır, sorun. Bu aşktan usanmayacak mı?


Müseddes

 

Menem ki, qefilesalar-i kârvân-i qemem,

Müsâfir-i reh-i sehrâ-yi möhnet ü elemem,

Heqîr baxma mene, kimseden sağinma kemem,

Feqîr-i pâdşah âsâ gedâ-yi möhteşemem,

Sirişk text-i revandır mene, bu âh elem,

Cefâ vü cövr- mülâzim, belâ vü derd-heşem.

Ben gam kervanının kafile başıyım; mihnet, sıkıntı ve elem sahrasının yolunun konuğuyum. Bana hor bakma, kimseden aşağı olduğumu düşünme. Padişahların muhteşem fakiri, yoklu ve dilencisiyim Gözyaşını bana yürüyen tahttır ve ahım bayraktır. Ezâ ve cefâ, eziyet askerlerim, dert ve belâ hizmetçilerimdir, maiyetimdir.

 

Ne mülk ü mâl mene çerx verse memnûnem,

Ne mülk ü mâhden âvâre qılsa mehzûnem,

Egerçi müflis ü pest ü müheqqer ü dönem,

Dem-â-dem öyle xeyâl eylerem ki,

Qârûnem. Könülde neqd-i vefa gencilîk pünhânî

Gözüm xezîne-i le'l ü güher, velî fânî.

Ne felek bana mal ve mülk verse sevinirim, ne de malı mülkü alsa üzülürüm. Gerçi her şeyini kaybetmiş, iflas etmiş, zavallı hor görülen düşkün biriyim ama kendimi her zaman Karun gibi düşünürüm, hayal ederim. Gönlümde vefa sermayesinin hazinesi vardı, fakat gizlidir, saklıdır; gözümde inci ve cevher hazinesi var fakat fânî, geçicidir

 

Heyât serf edüben, derd qümışam hâsil,

Sirişk~i âl ü rux-i zerd qılmışam hâsil,

Zemîr güzgüsüne gerd qılmışam hâsil,

Tebîet-i segi şebgerd qilmışam hâsil, işim

Qara gece tâ sübh nâle vü feryâd,

Ne verseler ona şâkir, ne deseler ona şâd.

Ömrümü verip karşılığında dert elde etmişim. Sonunda kanlı gözyaşı ve sarı bir yüz hasıl etmişim. Gönül aynasını toza toprağa bulaştırdım. Gece dolaşan (bekçilik yapan) köpeğin tabiatına girmişim (görevini üstlenmişim). İşim kara geceden sabaha kadar ağlayıp inlemektir. Ne verirlerse ona şükrederim, ne yaparlarsa ona sevinirim.

 

Sirişk-riz gülendamlar hevâsîle,

Şikeste-hal siyeh zülfler belâsîle,

Zemane içre qem-i eşq mâcaresîle,

Hemişe meslehetim özgeler rizâsîle,

Ne dövr-i gerdiş-i gerdun menim murâdimle

Ne Qâyeti emelim hüsn-i eti qâdimle

Gül boyluların, endamlıların hevesiyle, aşkıyla gözyaşı dökerim. Kara saçlıların belasıyla kırılırım. Ömrüm, zamanım aşk gamının macerasıyla geçer. Her işim, yaptığım hep başkalarının rızasıyla, isteğiyle olur. Ne dünyanın gidişi, dönüşü benim isteğimledir; ne de emellerimin gayesi inançlarım doğrultusundadır.

 

Hesûd sûret-i ehvâlime nezer qılmaz,

Cefâ qıhr men-i bîçâreye, hezer qilmaz,

Sanır ki, nâle vü zarım ona eser qılmaz,

Onu mürur ile âlemde derbeder qılmaz,

Zemâne içre mücerrebdir intiqâm-i zaman

Hemîşe yaxşıya yaxşı verer, yamâne yaman.

Kıskanç olanlar kötü halime bakmazlar. Bîçâre olan bana cefâ etmekten çekinmezler. Ağlayıp inlemelerimin ona tesir etmeyeceğini sanır. Dünyada onu da perişan edeceğine inanmaz. Zaman içinde zamanın intikam alacağı tecrübe edilmiştir. O iyiye iyilik, kötüye de kötülük verir.


Muxammes (Muhammes)

 

Vây, yüz min vây kim, dildârden ayrılmışam,

Fitne-çeşm ü sâhir-i xunxârdan ayrılmışam.

Bülbül-i şûrîdeyem gülzârden ayrılmışam,

Kimse bilmez kim, ne nisbet yârden ayrılmışam,

Bir qedi şümşad ü gülrüxsârdan ayrılmışam.

Vah, yüz binlerce vah! Sevgilimden ayrılmışım. Gözü fitne çıkaran ve kan içici bir sihirbazdan ayrılmışım. Perişan bir bülbülüm ben, gül bahçesinden ayrılmışım. Nasıl bir sevgiliden ayrıldığımı kimse bilmez. Şimşir boylu, gül yanaklı bir güzelden ayrılmışım.

 

Qeddi tûbâ, le'li firdovsun şerâb-i kövseri

Xülg ü xûyi bir melek, sûretde emsâl-i peri,

Bürc-i eflâkin seâdetli, şerefli exteri.

Hüsn- arâ mecmû-i xubların ser-â-ser serveri,

Bir qedi şümşad ü gülrüxsârden ayrılmışam.

Boyu tûbâ ağacı, dudağı cennetin kevser şarabı, huyu ve yaratılışı melek surette, (görünüşte), peri gibi, gökyüzünün şerefli ve mutlu yıldızı, güzellikte bütün güzellerin serveri, şimşir boylu, gül yanaklı bir güzelden ayrılmışım.

 

Dûstlar, men nâle vü feryâd qılsam, eyb imes,

Çerx-i bedmehrin elinden dâd qılsam, eyb imes,

Qem diyârm dil arâ âbâd qılsam, eyb imes,

Bu bina birle cahânda ad qılsam, eyb imes,

Bir qedi şümşad ü gülrüxsârden ayrılmışam.

Ey dostlar! Ben ağlayıp, inlesem ayıp değildir. Acımasız feleğin elinden sızlansam, yakınsam ayıp değildir. Gam ülkesini gönlümü şenlendirip, yâd kıl-sam da ayıp değildir. Bu binayla (bu işle, bu halimle) dünyada ad, ün kazansam da ayıp değildir. Çünkü ben şimşir boylu, gül yanaklı bir güzelden ayrılmışım.

 

Düşmüşem gemxâne-i hicrâne zâr ü derdnâk,

Nâxun-i hesret bilen edib girîbânimi çâk,

Günde yüz gez hicr tiğilen oluram men helak,

Gerdiş-i devvâr cövründen men-i dilxeste nâk,

Bir qedi şümşad ü gülrüxsârden ayrilrraşam.

Ağlayıp sızlayarak, dert çekerek gam evine düşmüşüm. Hasret tırnağıyla yakamı parçalayarak, günde yüz kere ayrılık kılıcıyla Ölüp yok olurum. Dönen feleğin (dünyanın) çevrinden, cefâsından gönlü hasta olan ben şimşir boylu, gül yanaklı bir güzelden ayrılmışım.


Mürebbe

 

Perişan hâlim oldum, sormadın hâl-i perişanım,

Qeminden derde düşdüm, qilmadm tedbîr-i dermanım,

Ne dersen rûzigârım böyle mi keçsin, gözel xânım!

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Senin yüzünden perişan hallere düştüm, fakat perişan halimin sebebini sormadın. Senin gamından derde düştüm hastalandım. Fakat sen derdimin çaresini bulmadın. Ne dersin sultanım, ömrüm (baharım, gençliğim) böyle mi geçsin? Gözüm, canım efendim, sevdiğim yüce sultanım.

 

Esîr-i dâm-i eşqin olalı, senden vefa görmen,

Seni her qanda qörsem, ehl-i derde âşinâ görmen,

Vefa vü âşinâlıg terkini senden reva görmen,

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Aşkının tuzağına tutsak olalı senden vefa görmedim. Seni nerede ve ne zaman görsem dertlilere yakın görmedim. Gerçi vefa ve yakınlığı da (ya-kınlık adetini de) sana uygun görmem. Gözüm, canım efendim, sevdiğim yüce sultanım

 

Değer herdem vefasız çerx yayından mene bir ox,

Kime şerh eyleyim kim, möhnet ü endûh ü derdim çox,

Sene qaldı mürüvvet, senden özge hiç kimsem yox,

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım

Bana vefasız feleğin yayından her an bin ok doğar. Derdimin, kederimin, sıkıntımın çok olduğunu kime açıklayabilirim? İnsanlık, iyilik, mertlik sana kaldı. Senden başka hiç kimse yok. Gözüm, canım, efendim, sevdiğim yüce sultanım.

 

 

Gözümden dem-be-dem bağrım ezib yaşım kimi getme!

Seni terk etmezem çün men, meni sen dexi terk etme!

İken hem zâlim, olma men kimi mezlûmu incitme!

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Her an gönlümü yaralayıp gözümden akan gözyaşlarım gibi gitme. Ben seni nasıl terk etmiyorsam, sen de beni terk etme. Öyle zalim olma, benim gibi mazlumu incitme. Gözüm, canım efendim, sevdiğim, yüce sultanım!

 

Qatı könlün neden bu zülm ile bî-dâde rağibdir,

Gözeller nisbeti olmaz cefâ, senden ne vâcibdir,

Senen tek nazenine nazenin işler münâsibdir,

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Katı gönlün neden zulüm ve haksızlık etmek istiyor? Güzeller senin gibi olmaz. Cefâ etmek sana yakışmıyor. Senin gibi nazlı, zarif güzele ince nazik işler uygundur. Gözüm, canım, efendim, sevdiğim yüce sultanım!

 

Nezer qılmazsan ehl-i derd gözden axidan şeyle,

Yamanhqdır işin üşşâg ile, yaxşı mıdır böyle,

Gel Allâhı sevirsen âşiqe cövr etme, lütf eyle,

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Dertlilerin gözlerinden akıttıkları gözyaşı seline bakmazsın, aldırmazsın. İşin aşıklara kötülük yapmaktır. Bu güzel bir şey mi? Allah'ını seversen gel, kuluna bu kadar eziyet etme; lutfetlik, iyilik yap. Gözüm, canım efendim, sevdiğim, yüce sultanım!

 

Fuzûlî şîve-i ehsânm ister bir gedâyindir,

Dirildikce senin kûyin yolunda xâk-i pâyindir,

Gerek öldür, gerek qoy hökm-hökmün, re'y re'yindir

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, dövletli sultânım!

Fuzûlî, senin ihsanını görmek isteyen bir dilencidir. Yaşadığı müddetçe kapının köpeği, ölünce de ayağının toprağıdır. İster öldür, ister bırak, fikir senin fikrin, karar senin kararındır. Gözüm, canım, efendim, sevdiğim yüce sultanım!


Rubailer

 

Rubai-1

 

Te'mîr-i beqâ vü cem'i mal etdin, tut!

Her arzu edirse, ona yetdin tut

Çün ömr beqâsma tutulmaz ümmîd

Her hâl ile geldiğin kimi getdin, tut!

Farz et ki ülkeler ma'mur ettin ve mal, mülk, servet yığdın; yine farz et ki neyi arzu ettinse ona ulaştın. Çünkü ömrün bakiliğine ümit bağlanmaz. Nasıl geldiysen gittiğini farz et (Fuzûlî, insanın dünya hırsını kapılmamasını istiyor. Neyi olursa olsun sonunda insanın geldiği gibi gideceğini söylüyor)

 

Rubai-2

 

Derler ki, qılır qönçe leb-i yâr ile behs,

Gülberg-i ter ol le'l-i güherbâr ile behs.

Ol bir nece dilsizlere töhmetdir bu,

Devâye gele lehçe vü göftâr ile behs.

Goncanın yarin dudağıyla sohbet ettiğini, konuştuğunu söylerler. O taze gül yaprağı mücevher saçan dudakla bahisleşir. O birçok dilsize ithamdır. Zira, bahis, iddia için dil ve söz gerektir.

 

Rubai-3

 

Hicrin ciğerini her kimin qan eyler

Tedrîc ile veslin ona derman eyler

Zülfün kimi kim, müddet ile kâfir idi,

Le'lin onu bir demde Müselmân eyler.

Ayrılığın kimin ciğerini parçalarsa, vasim da onu yavaş yavaş tedavi eder. Saçların zamanla kimi kâfir ederse dudağın onu bir anda Müslüman eder.

 

Rubai-4

 

Cânân ise metlûb, teme' candan kes,

Metlûb ise cân, ümîd, canandan kes

Cân sevmek ile müyesser olmaz cânân,

Yâ bundan ümîd, yâ teme' ondan kes.

İstediğin sevgili ise candan umudunu kes. Sevdiğin, istediğin can ise canandan umudunu kes. Canı sevince canan nasib olmaz. Ya bundan ümidini kes ya da ondan isteğini kes.

 

Rubai-5

 

Cûyinde senin ne daşe kim, vurdum baş,

Qıldım onu qer-i xûn, töküb gözden yaş,

Göz yasine rehm eyle ki, çox müddetdir,

Bîdâdine sebr edib basar bağrına daş.

Senin semtinde ne taşlara başımı vurdum. Gözümden yaş dökerek onu kana boğdum. Uzun süredir senin zulmüne sabredip bağrıma taş bas-maktayım. Gözyaşlarıma rahmet et, onlar için yardım et.


Kıt’alar

 

Kıt’a-1

 

Ey müellim, âlet-i tezvirdir eşrâra elm,

Qılma ehl-i mekre te'lîm-i meârif, zînhâr!

Ey muallim, kötüler için ilim, yalan; kovu aletidir. Sakın hile ehline bilgi öğretme.

 

Hiyle üçün elm telimin qılan müfsidlere,

Qetliam üçün verer cellâde tîğ-i âbdâr.

Hile için fesatlara, kötülere ilim öğreten; temiz, sağlam kılıcını katliam yapması için cellada vermiş gibidir.

 

Her ne tezvir etse ehl-i cehl ona olmaz sebat,

Mekri ehl-i elmdir, esl-i fesâd-i rûzigâr.

Cahiller her ne yalan, tevzir söylerlerse söylesinler, onlara inanmak olmaz. Dünyanın fesadının aslı ilim ehlinin yalanıdır.

 

Kıt’a-2

 

Her kim var ise zâtında şerâret küfrü

İstilâhet-i ulum ile müselmân olmaz

Cevherinde kötülük, şerlik karanlığı olan her kim varsa; ilim tabirleriyle, sözleriyle Müslüman olmaz.

 

Ger qara daşı gizil gar ile rengin edesen

Teb'e teğyir verib le'l-i Bedehşân olmaz

Kara taşı kızıl kan ile boyasan, süslesen bile tabiatım (özelliğim) değiştirip Bedahşan yakutu (cevheri) olmaz.

 

Eylesen tûtiye telim edâ-yi kelimât

Nitgi insan olur amma özü insan olmaz.

Tutiye (düzgün) konuşma eğitimi versen de sözü, konuşması insan olur ama; kendisi insan olmaz.

 

Her uzun boylu şücâet ede bilmez de'vâ

Her ağaç kim boy ata serv-i xuramân olmaz.

Her uzun boylu olan, kavgada yiğitlik gösteremez. Her ağaç da boy atar ama nazla sallanan selvi olamaz.

 

Kıt’a-3

 

Ol sebebden Farsi lehzile çoxdur nezm kim,

Nezm-i nâzik Türk lefzile iken düşvâr olur.

Türkçe ile güzel şiir söylemek zordur, güçtür. Bu yüzden Farsça şiir çoktur.

 

Lehçe-i Türkî gebûl-i nezm-i terkib etmeyib,

Ekseren elfâzi nâmerbutü nâhemvâr olur.

Türk dili nazm ve terkip kabul etmez. Sözlerinden çoğu (ekserisi) bağlı ve düz değildir.

 

Mende tövfiq olsa bu düşvârı asan eylerem,

Növbahar olgaç tikenden berg-i gül izhâr olur.

Bana Allah'ın yardımı olursa (bende güç; uygunlaştırma gücü olsa) bu güçlüğü kolaylaştırırım. İlkbahar gelince dikenden gül yaprağı meydana gelir.