Yusuf Meddah

Yusuf Meddah (XIV. Yüzyıl)

 


Azerbaycan edebiyat tarihinde sadece "Verqa ve Gülşâh" adlı mesnevinin yazarı olarak tanınan Yusuf Meddah'ın hayatı hakkında elimizde kesin bilgiler yoktur. Ancak "Verqa ve Gülşâh" mesnevisinin H.770/M.1368-1369 yılında kaleme alındığı bilinmektedir. Elimizdeki nüsha 1770 beyitten ibarettir. Mesnevinin dört elyazması nüshasının varlığı da bilinmektedir. Bu elyazmalarından ikisi Azerbaycan Cumhuriyeti Elyazmalar Fondu'nda, diğer ikisi ise Türkiye'de bulunmaktadır. Türkiye nüshaları istinsah tarihi itibariyle daha eskidir. Bakü nüshalarının her ikisi de XIX. yüzyıl koleksiyoncusu Ebdulganî Efendi Nuhevî Halisegarızâde'nin kütüphanesi ile birlikte Elyazmalar Fondu'na dahil edilmiştir.

 

"Verqa ve Gülşâh" mesnevisinin bir elyazmasının tıpkıbasımı 1945 yılında İstanbul'da yayımlanmıştır. Bu tıpkıbasımı hazırlayan İsmail Hikmet Ertaylan, eserine bir giriş yazmış ve mesneviyi XIV. yüzyıl Azerbaycan şiirinin görkemli bir yadigârı olarak değerlendirmiştir.

 

"Verqa ve Gülşâh" mesnevisinin Bakü nüshaları eksik olduğundan ve eski metne göre varyant karakteri taşıdığından burada eserin İstanbul 1945 baskısının kısaltılmış metnini sunuyoruz.

  

DASTAN-İ VERQE VE GÜLŞAH


Ey Xudâvendâ, kerîm ü kârisâz,

Veriben gece vü gündüz, qış ü yaz.

 

Yürüden ay ü güneş, ulduzları,

Yaradan eniş, yoquş ü düzleri.

 

Yağmuru dürr ü taşı qut eyleyen,

Yerden, ağacdan qula qut eyleyen.

 

Eşqi birle mest eden âşiqleri,

İrdiren meqsuduna sâdiqleri.

 

Senden artıq kimdürür qâdir aşa,

Sen verirsen lezzeti her bir aşe.

 

İşbu etmek, dürlü ne'met, ter yemiş,

Sen verirsen ağca, bol altun, gümüş.

 

Verdiğine çün şükr, yâ Rebbine,

Can feda olsun Resulün eşqine.

 

Günde bizden her dem Rebbü'1-enâm,

Mustafanm rûuhine yüz bin selâm.

 

Oldurur cümle nebiler serveri,

Ümmetin şâdi, yerin peyğemberi.

 

Ver sala vat aydeyim bir dasitan,

Kim, ne mö'ciz gösterir fexr-i cehan.

 

Mustafâ dövründe bir qövmin adı,

Zâhir-i heyy-i Ben-i Şeyyâ idi.

 

Ki bahadırlar idi bunlar qamû

Erlik içinde dükeli dutdi hû.

 

Birinin adı Hilâl-i nâmüdar,

Ol birinin adı Hümâm-i şehvâr.

 

Qudretile ol Hümâmm bir gece,

Oğlu doğdu, berq urar aydım nece.

 

Hem Hilâlin ol gece qızı olur,

Ol dexî bir qiyâmet-i gövher bolur.

 

Verqa verdiler Hümâm oğluna ad,

Qız adı Gülşâh dediler xoş nihâd.

 

İkisi iki güherden ki ari,

Dayeler emzirdi bir yil bunları.

 

Çünki bunlar bir yaşma irdiler,

Ay ü güneş, Tanrı sün'in ögdüler.

 

Dediler, ey veren bize sübh ü şâm,

Nitqinden qıldm güneş, bedri temam.

 

Sün'üne ehsen deyer neqqâş-i xoş,

Qetre sudan qıldın ay ile güneş.

 

Ata, ana bunlarınla oldu şâd,

Çıldılar bir birine nâmizâd.

 

Çünki beş yaşadı ol xub-i Xüten,

Yüzleri gül, tenleri berg-i semen.

 

Her birinin zülfü bir müşkin kemend,

Her kere bin âşiqin canına bend.

 

Şîve ile gönül alur gözleri,

Âşiqe canlar bağışlar sözleri.

 

Hedde yetdi ol iki bedr-i münîr,

Hüsn içinde görklü idi bînezîr.

 

Mektebe verdiler ikisin bele

Tâ bular elm ü edeb te'lim qıla.

 

Mekteb içinde bular biri birin,

Cân içinde sevişib qıldı berin.

 

Mektebe ikisi bele varırdı,

Xocaları çün sebeq verir idi.

 

Eve gelirlerdi ikisi bele,

Gece girirlerdi döşeğe bele.

 

Bir döşekde her gece ol iki nûr,

Qucuşuban yatır idi misl-i hür.

 

Çün döşekden duri gelirdi bular,

Evde toğmış sanasan şems ü qemer.

 

Âşiqin cânmı ayrı görme sen,

Sûretile gerçi ayrudur beden...

 

Verqe vü Gülşâh ol iki qend-leb,

Hâsil etdiler bular elm ü edeb.

 

Yazı yazmaq, oxumaq öğrendiler,

Çünki yeddi yaşma değdi bular.

 

Verdi oğlunu silahşûre Hümâm,

Ki, erlik te'bîrin ögrane tamâm.

 

Birbirinden bir saet ayrı düşer,

Her birisi bir yana sayru düşer.

 

Dözemmediler bular ayruluğa,

Qayqıdan yüz urdular saymluğa.

 

Göremedi Gülşâh bir dem Verqeyi,

Verqa ağlar, ister ol tolu ayı.

 

Bunların sebr ü qerarı qalmadı,

Munisin Gülşâh çünkim görmedi.

 

Çünki bildi qızının hâlin Hilâl,

Verqesiz Gülşâhe irişir zavâl.

 

Bildiler Heyy-i Ben-i Şeyya qamû,

Kim, sevişmişler ol iki mâh-i rû.

 

Bu gövm aydur, meslehet oldur hemin,

Verqe vü Gülşâh ola hemdem hemin.

 

Alınız Gülşâhı ande varasız,

Ağlamasın yalımız bunda bu qız.

 

Ger ol ustâde verir ise yene,

Verqa ile Gülşâh ande avine.

 

Kim bunları bir birinden ayıra,

Muzlime yükleniben qana gire.

 

Ânı daxi verdiler ol ustaye,

Heqqini qul etdiler aydan aye.

 

Vardı Verqe qatına ol mâhveş,

Tâ ki, ögrane silahşur, ola xoş.

 

On iki yaşına irdikçe tamâm,

Qıldılar ol ikisin telim müdâm.

 

Varduğunca eşq odu ğalib olur,

Birbirine canları ğalib olur.

 

Ol xelâyiqler cem oldu bir yere,

Qövmi tâ Gülşâhi Verqeye vere.

 

Dediler ki, ey reisler biz qamû,

Cümlemiz âna razıyüz, ey emû,

 

Meslehetdir kim, baxasan haline,

Veresen Gülşâhı Verqe eline.

 

Tâ muradına degeler bular,

Hem size rehmet qıla perverdigâr.

 

Meslehetdür deyü qıldılar qebûl,

Ol reisler evlerine qüdı yol.

 

Geldiler evlerine, oturdular,

Ol mübarek iş üçün od urdular.

 

Yeddi gün düğün olundu müdâm,

Qıldılar cümle yarağını tamâm.

 

Gerdeğe getürdiler Gülşâhi gece,

Eşid imdi Tanrı'nın hökmi nece.

 

Var idi bir yağı anlara yaxın,

Cümlesi bîdin idi kibr ü xain.

 

Her birine ad veren evvel ustâd,

Bunlara Heyy-i Ben-i Zeyf urdu ad.

 

Beglerinin adı Küfr ü Şedîd,

Ol begin adı Ben-i Emr-i Pelîd.

 

VesfiniGülşâhmeşitmişidi,

Canını eşq oduna atmış idi.

 

Âşiq oldu görmeden ol bed fe'âl,

Heç qerârı qalmadı, serp oldu hâl.

 

Âqıbet endîşe qıldı kendözi,

Atasından dileyim, der ol qızı.

 

İyilikle qız verir ise alam,

Vermez ise bilirem ben ne qılam.

 

Cem' qıldı leşkerini her ne ki var,

Bindirib altmış bin er oldu suvar.

 

Ezm qıldı leşkerini aldı gelir,

Eşidir yolda düğün olmuş olur.

 

Dediler gelmenüz siz, ey beg yene,

Bil ki, Gülşâhi verirler Verqeye.

 

Hâzır ol kim, bu gece ere varar,

Çün eşidir, dizine elin urur.

 

Aydur, andan keçdi işim kim varım,

Varıban, gelince qızı dileyim.

 

Şöyle gerekdir bu gece kim, bana,

Ben şebuxun eyleyem varam ana.

 

Ol düğün içinde Gülşâhi qapam,

Xoş muradım varalum öpem, qucam.

 

Geldi leşgeri ile çünkim yaxm,

Pusuya girdi, gece qıldı axm.

 

Varıban onda kim, kâfirin xeşmi değe,

Bular Gülşâhi getirir gerdeğe.

 

Tam yedi gün düğün yapıldı.

Bütün eşyalar ta-mamlandı.

 

Her birisi işrete meşğûl idi,

Dört yanive hurinin xod qul idi.

 

Ne Hümâmın agahı var, ne Hilâl,

Bunların işine irişdi zeval.

 

Çün Ben-i Emrû şebûxun eyledi,

Ol qövimi ol tarumar eyledi.

 

Qapdı Gülşâhı Ben-i Emrû le'in,

Aydurdi, hemle qılm yer yerin.

 

Hemle qıldı cümle ol altmış bin er,

Neylesin derya qahnda bir nigâr.

 

Ğâfilidi ol xelâyiq nâgehân,

Bunlara irdi qezâ-yi âsimân.

 

Çün qezâ gögden ene, göz bağlanur,

Ey nece cân ü gönüller tağlanur.

 

Tâ xeber olunca ki, bu ne çeri,

Basdılar ğâfil ol iki bin eri.

 

Neylesin bunlar, qamûsu qaçdılar,

Can atıban yurduna qavışdılar.

 

Çün ki Emrû aldı buların varını,

Malını, esbabını, tavarmı,

 

Çün buları etdi esir nâbekâr,

Ol nigârın ağlar idi zâr ü zar.

 

İrdi ardınca Hilâl-i pehlevan

Derpenice irdi Verqe novcevan..

 

İrdi bele on iki bin er Ereb,

Geymişidi cümlesi söz ü seleb.

 

Çalınır kûs ü nefir ü keranay,

Tuğ ü sekû, sencaq-i alem başlay.

 

Cümle leşker tülb-tülb, çoq-çoq,

Her biri pulâd geymiş text-i foq.

 

Qamusu atdan aşağa endiler,

Bunlara qarşu beraber qondular.

 

Çadırın qurdu tenâb ender tenâb,

Gün yüzüne qarşı tutdular niqab.

 

Bârigâh ü xeyme, çadır qurdular,

Giriben çadırlara oturdular.

 

Ol gün ande qıldılar idi qerâr,

Ol Ben-i Emrû le'in-i xâkisâr.

 

Geri döndü bârigâhine yene,

Girdi Gülşâhın içeri qatına.

 

Dedi: -Yâ Gülşâh, gülyüzlü senem,

Verqeyi terk eyle kim, yârın benem.

 

Gel gönül ver kim, sana bu gencimi.

Küllü verim, zâye edim rencimi.

 

Le'l ü pirûze, cevâhir-i qiymeti,

On yeddi sandıq, on iki bin atı.

 

Qamusun verdim sana, ey yüzi gül,

Râzıyam ben sana, qul olmağa, gel.

 

Malım ü canım feda olsun sana,

Malıma sen hakim ol, ol da sana.

 

Öldüreyim Verqeyi, gel benim ol,

Ben ten olayım sana, sen canım ol.

 

Söyledi işbu resme çoq ol le'in,

Gelmedi Gülşâh ana hergiz yaxm.

 

Çünki bulmadı rıza xoşluğ ile,

Gör bu gez Gülşâhe ol it ne qıla.

 

Dedi: -Yâ Gülşâhim, azdırdın beni,

Verqe eşqi qıldı â şüfte seni.

 

Erte ânı öldürem, başın kesem,

Top ediben qarşma başın asam.

 

Seni bu xiyme direğine saram,

Hep yalıncaq eyleyem, qamçı uram.

 

Anden iş qılam sana, ey bîxeber,

Kim, çekeler seni bu xerbendeler.

 

Sen ne lâyiqsen kişiye, yâ bana,

Âdemiler lâyiq olur mu sana.

 

Qaqıdı, aydur: -Getiriniz suci,

Diler ol bîçâreye qıla güci.

 

Axşam oldı çün getirdiler çaqır,

Ol yavuz ü mel'un Gülşâhe qaqır.

 

Ol nigârî sare qodi direğe,

Qamçı yanında qodi, ta kim döge.

 

Başdan ayağa kemend ile dolar,

Ol nigarm gözi yaş ile dolar.

 

Gözlerinden aqıdır dürdânesin,

Anıb ol yiğitlerin merdânesin.

 

Bağlı Gülşâh ande bîçâre hezîn,

Geldi ol mel'un oturdu xişmigin.

 

Dolduruban qadehe sûci içer,

Cür'esin Gülşâhm üstine saçer.

 

Aydur dedi: -İşbu dem serxoş olam,

Ben bilirem kim, sana ne iş qüam.

 

Çünki serxoş oldu başı ol câhilin,

Dedi: -Durun xime-yi xelvet qılm.

 

Qamu tışra çıqdılar, ol qelteban,

Yevlaq esrimişdi,durdu revan.

 

Diler idi ol gece Gülşâh ile,

Şöyle kim, demiş idi anı qıla.

 

Sûci burdu boynunu, yüzin qoyu,

Düşdü yerinde geberdi uyuyu.

 

Gördi Gülşâh ânı kim, düşdü yüzin,

Dutdi Heq dergahine ol dem yüzin.

 

Sen bilirsen, yâ ilâhî hâlimi,

Xodz ne hacet ben deyim ehvâlımı.

 

ŞE'R-İ GÜLŞÂH

Bend içinde bunda qaldım ben esîr,

Bir meded irgil bana, ya destigîr.

 

Âşiqem, zâlim eline düşmüşem,

Kim, yüzü çirkin, sözi zişt-i emîr.

 

Geliben Verqe xeyâlı qarşıma,

Bir yana düşmen hücum alıb sürür.

 

Vergilen Verqeyi bu demde bana,

Lütfün ile canıma feryâd ir ir.

 

Hesret ile dün ü gün bağrım pişir,

Eşq oduna tutuşub canım erir.

 

Ey eceb kim, hicran yolundan çıxıb,

Göstere mi yüzi ol mâh-i münîr.

 

Gelse görse kim, döşekler yerine,

Uş kemend oldu bana diba, herir.

 

Ben kemend içinde bağlı bu gece,

Verqe miskinin eceb hâli nece...

 

Dönük iken bexti, keçdi nâgehân,

Durdu şol dem Verqe-yi nopelhevân.

 

Eşqi Gülşâhın anı şeydâ qılır,

Kendözine şebrevan tonlar geyir...

 

Verqe düşmen xeymesi yoluna geder,

Bârigâhine Ben-i Emrin yeter.

 

Dün çağı xeymeye irmiş idi,

Pâsibânlar uyguya varmış idi.

 

Xeymenin Verqe yüridi ardına,

İrdi der zeman ol nigârm derdine...

 

Ol nigârin kendü hâlin söylenir,

Gah ah edir, gah zarılıqlar qılır.

 

Gördi kim, bir kişi içeri girür,

Bildi Gülşâh kim, gelen Verqe dürür.

 

Dileridi âh ede ol xub nigâr,

Verqe ağzını dutdu dedi, zinhar!

 

Olmasın kim, ya nigâr, âh edesen,

Ger dilersen sağ-selâmet gedesen...

 

Verqe Gülşâhı götürdi yağiden,

Ol Ben-i Emrû Leîn ü tağiden...

 

Verqeye ol qövmi qıldı aferîn,

Cümlesi şâd olub sevindi berîn.

 

Urdular tebl ü asâyiş-i sebâh,

Şâd ü kâm oldu qamu ehl-i sebâh.

 

Çün sebâh oldu Ben-i Emrin gözi,

Qan ile doldi qaqıdı kendözi.

 

Dedi: -Atlansın çerî işbu dem

Kim, qılaym Verqanm ömrünü kem.

 

Bindi şol saet altmış bin er,

Götürüben tîğ ü âlem, sencâqiler.

 

Bu yana bindi Hilâl ile Hümâm,

Verqe vü Gülşâh bedr ol iki temam.

 

İki leşker çün neğare urdular,

Bir birine çün müqabil durdular.

 

Sürdü meydane Ben-i Emr atını,

Ne're urdu, dedi ki, Verqe qanı.

 

Bu gece şöyle kim oğurluq qıla,

İletünüz Gülşâhı erlik ile.

 

Sağ-selamet canını bundan ilet,

Xesmine qarşu uram ben sana let.

 

Verqa diledi kim, meydane gire,

Necedir erliği ane göstere.

 

Qoymadı Gülşâhı men' etdi ara,

Dedi kim, ben öldürürem bu canı.

 

Hiyle ile bu beni qıldı esir,

Ben gösterim işin ana binezir.

 

Zerb uram, yıqam atdan yüzü qoyu,

Şöyle getürem qatuna sürüyü.

 

Verqe aydur: -Ya nigarın, bu sözi

Söyleme- nagah oda yaxma bizi,

 

Ben varım meydane, sen asayiş ol,

Çılmadı Gülşâh anın sözin qebul.

 

Kendüye saz ü silahın bağladı,

Verqa'nın leykin yüreğin dağladı.

 

Qıldı yatın sürdi meydane atm,

Herbe elinde bezemiş suretin.

 

İrdi şol dem hemle qıldı, nemlesin

Söyledi şol dem ol Ben-i Emrû le'în.

 

Ol xod ger pur pehlevan idi benâm,

Eyledi üç hemle ol bedr-i temam.

 

Çün bu kez növbet Ben-i Emre değir.

Qıldı bir zerbile Gülşâhı esîr.

 

Qullarına verdi, iletürler anı,

Âhi qıldı Verqenin yandı canı.

 

Verqe atası yetilmiş pîr idi,

Qüvveti yoq, tâqeti teqsîr idi...

 

Sürdü atın ol Hümâmm qesdine,

İrdi, tîğ urdu kendu üstine.

 

Ol qolu qanlu Ben-i Emrû pelîd,

Verqenin atasını qıldı şehîd.

 

Verge çün gördi atası halını,

Zari qıldı dutubani belini.

 

Dedi: -Beni yalunuz qodun ata,

Zari qılıb qamçıyı urdi ata.

 

Ande Verqe atından endi yere,

Kişi kendü atasın qıçan yere.

 

Urdu kendü yüzin ânın yüzine,

Qesd qıldı kim, qıya kendözine.

 

Qomadı, qullar götürdü ateşin,

Ne're urdu ol Ben-i Emrü Le'in.

 

Dedi: -Yâ Verqe, yüreğin tağlama,

Atana qavuşdurayım, ağlama

 

Verqe oldu atma ol dem süvâr,

Sürdü atın ilerü ol nâmüdâr.

 

Dedi: -Yâ mel'un ögünme, aç gözün,

Kendü heddince değil her bir sözün.

 

Benim atem yaşını sürmiş idi,

Ömri ânın âxire irmiş idi.

 

Gerçi kendü sâl-i hürme pîr idi,

Ol yigitlikde cehanda bir idi.

 

Uş benem Verqe herifin, hemle qıl

Hey utamaz hayen ü gebr ü xecil.

 

Gösterim erlik sena le'b ü hüner.

Kûh-i Qâfîsen qılam zîr ü zeber.

 

Çün eşider bunu bağrı qan olur,

Qamçı urur atma, hemle qılur...

 

Gerü döndü gürzü urdu Verqeye,

Ger qebâye uğradı, düşdü qıye.

 

Men'i qıldı gürzünü daxi anun,

Olmadı benzi teğeyyür Verqanun.

 

Hemqıldı ol le'în dartdı qüıc,

Men'i qıldı Verqe qayurmadı hiç.

 

Verqe daxı hiyle qıldı şûr ile,

Redd qıldı yüz belâ vü zûr ile.

 

Qıldı bu üç hemle vü üç hemle ol,

Verqeden könül teğeyyür, hem melûl.

 

Çünki axşam veqt irişdi nâgehân,

Tebl ü âsâyiş uruldu ol zeman.

 

Leşkerine döndi ol kâfir geri,

Heybetinden Verqenün benzi sarı.

 

Verqe gerü döndi kendü xeymine,

İrdi şol sâet ki, tâ atdan ene.

 

Qarşu geldi cümle qövmile Hilâl,

Ulu, kiçi, er ü övret, qız eyâl...

 

Şöyle kim, resmidi Verqe atasın,

Çhldılar te'ziye, dutdilar yasın.

 

Bunda bunlar te'ziye qıldı hezîn,

Sen eşit imdi Ben-i Emr'in sözün.

 

Dedi ol kâfir ki: -Gülşâhım qanı,

Tez getirin bunda göreyim anı.

 

Vardılar, Gülşâhı alıb geldiler,

Hökm qıldı bendini götürdüler.

 

Dedi: -Yâ Gülşâh, razı olgıl bena,

Kim, verim cümle xezînemi sana.

 

Cövher ü alrun-gümüş, mal ü tavar,

-Dilerem bir yadigâr, ey pehlevan.

 

Tâ ki, eglenem anınla ey senem,

Ânı görmiş de seni bunda sanem.

 

Verdi Verqe barınağından yüzüğün,

Aldı anın yüzüğün ol mah-i Çin.

 

Ol yüzüğünü geçirdi barmağına,

Razı oldu Verqenin varmağına...

Bir zaman Gülşâh ile qucuşdular,

Ağlayıb fürget serabın içdiler.

 

ŞE'R-İ VERQE VE GÜLŞAH

 

Verqe aydır: -Ey gülüstânım benim,

Ey gözi mexmûr-i mestânım benim.

 

Ey dili bülbül, yüzi gül, kendözi

Şehd ü şîrin şekkeristânım benim.

 

Ben nederem bûsitânı, çün senin

Görklü yüzün bâğ ü bustânım benim.

 

Qılmaya hergiz gülüstâne nezer,

Ey qoxusu görklü reyhanım benim.

 

Ey firâqim derdine veslin deva

Senden artıq var mı dermanım benim

 

Görklü yüzün Ğâyib olmadı henüz

Eridi külli etim, canım benim.

 

Tanrı bilir titredir yeri, göğü,

Senden ayrı zâr ü efqânım benim.

 

Yene görünce esen qal, ey nigâr,

Ey gözeller şâh-i sultânım benim.

 

Neyleyim, ayrıq görem mi- ey eceb,

Görklü yüzün çeşm-i giyânım benim.

 

Uş revân ediben elvidâ,

Gerçi âşiqlere ayrılmaq südâ.

 

Âşiqe firqet günü tûfân olur,

Belke hicrandan ölüm âsân olur.

 

Çün Yemen etrafına oldu revân,

Ol nigârm ussi getdi ol zemân.

 

Şöyle kim- bihuş olub düşdü yere,

Verqe eşqi qomaz kim, eqlin dere.

 

Sepdiler ol taze gül yüze gülâb,

Eqli geldi, Verqe şe'rine cevâb.

 

ŞE'R-İ GÜLŞAH

Aydur ol Gülşâh, sultânım benim,

Uş yene artırdm efqânım benim.

 

Gözüme qıldın qaranu âlemi,

Şem-i cem' ü mâh-i tabanım benim.

 

Vay bana zülmetde İskender kibi,

İrmez ise âb-i heyvânım benim.

 

Canım anda, tenim bunda hür ü zâr,

Derdi bende, ande dermanım benim.

 

Çerx elinden gördüğüm cövr ü cefâ,

Bu eceb olmaz dexi canım benim.

 

Hesret odu şöyle yaxdı canımı

Kim, damarda qalmadı qanım benim

 

Ey dirîğâ, ağlamaqdan dinmedi

Sâeti bu çeşm-i giryânım benim

 

Çünkü benden öksüzin ayrıldı yâr,

Göstere bir gün yene perverdigâr.

 

Sevgili benden bir öksüz gibi ayrıldı.

Tanrı bir gün yine göstersin.

 

Azmış işleri getirer hâsile,

Verqe sözün getirelim bir dile.

 

Çün Yemen etrafına yöneldi ol,

Ağlayü zari qılıb gedirdi ol...

 

Gördü kim, irdi Yemenden qafile,

Dedi bunlara sorayım bir hele.

 

Sürdü atın ileri, verdi selâm,

Aldılar cümle eleyki, xâs ü âm.

 

Verqesordu kim, Yemenden ne xeber,

Bunlar aydur: -Sormağıl, ey pür hüner

 

Kim ne deyelim Yemen hâli nedir,

Leşger-i enbuh anın üstündedir,

 

Kişş ü behreyn leşkerile bil, ey yâr,

Şehri qılmışdır Melik Enter hisar.

 

Şimdi altmış bin Selim şâh-i Yemen,

Dutulubdur ki, eşit bu sözü sen.

 

Şehr içinde xelq ile mir ü vezîr,

Âciz olmuşdur hisar içre esîr.

 

Ol xelâyiq bükülmüşdür varin,

Şehri almağa durur bugün, yarin.

 

Beglerin, şahların, vezirin hâli bu,

Dediler ezmin bilelim qancaru....

 

Aydur idi: -Ey eceb ne qılaym,

Qanğı hesret oduna yaxılaym.

 

Ya ata ğussesi, ya Gülşâh odu,

Ya dayım qussesi, nedeyim dedi....

 

Sürdü atm, irdi şehre, ne görür,

Ol qamu yazi dolu leşger dürür.

 

Verqe baru yolunu dutdu gelir,

İrdi baru dibine, gör ne qılır.

 

Gecenin geçmiş idi bir uluşi,

Verqe aydur- oyanıq var mı kişi.

 

Dediler: -Kimsen, ne dilersen yıgıt,

Nedir adın, ne işe geldin, ayıt?

 

Dedi kim: -Yâ pâsibân, Verqe benem,

Dostam size, yağiye düşmen benem.

 

Pâsibân aydur: -Hele dur, ya emir,

Bir varayın göreyin, ne dar vezir...

Varaka'nm kötü giden işlerini anlatan haberleri dile getirelim:

 

Çün vezir eşitdi, şâd oldu canı,

Geldi baru üstüne, gördü ara.

 

Dedi tez tartın yuqarı Verqeyi,

Yuxarı tartdılar ol tolu ayi...

 

Begler ile ol dayın dutğundurur,

Ol Melik Enter yavuz mel'ûndurur.

 

Bu hisar içinde câne gelmişiz,

Bu qövim elinden âciz qalmışız.

 

Bu çerîye verimedik biz cavâb,

El, vilâyet cümlesi oldu xerâb.

 

... Baru üstünde beşaret urdular,

Zövq ü işret xoş tamâşâ qıldılar.

 

Tâ sebâh olunca cümle xâs ü âm,

Meşgul oldu işrete xoş şâd ü kâm.

 

Erte oldu, ol çeri tenleşdiler.

Verqe hökm etdi, qapuyi açdılar...

 

Kos ü herbi vü neğâra urdiler.

Bunlara qarşu çıxub sef durdiler.

 

Sehere qarşu Melik Enter meğer.

Sef dutub durmuş idi seksen bin er.

 

Çün nezer qıldı Melik Enter ana.

Tanladı yevlaq anı, yevlaq dana.

 

Dedi bunlara ne geldi, ey eceb,

Kim seherden çıqmağı qıldı teleb.

 

Bu gece şehrde beşaret urdular, Ş

İmdi çıxıb bize qarşı durdular...

 

... Pes Melik Enter buyurdu kim, çerî

Hazır olub beklediler yolları.

 

İki leşker biri birine yönü,

Dikdiler sancaq, elem çalış günü.

 

Urdular kûs u neğâre vü nefir,

Ne'relerden hay ü huy dâdigîr.

 

Oldular iki yenaden intizâr

Kim, gire meydâne qanğı nâmidâr.

 

Sürdü atın Verqe meydâne girir,

Bir zeman le'bile cövlan gösterir.

 

Ne're urdu şirüvar ol pehlevân

Ya Melik Enter, ver bize novcevân.

 

Çün Melik Enter, buyurdu berki er

Helme qıldı Verqeye ol pür hüner.

 

Urdu bir zerb, Verqe öldürdü anı,

Dedi şaha ki, mübârizin qanı..

 

Hemle qıldı bir dexi, ânı daxı,

Öldürüben canına urdu dağı...

 

Müxteser qıl, etme qisse-yi dirâz,

Qırq mübâriz öldürür ol serfirâz...

 

Zerb ü âsâyiş uruldu döndüler,

İki leşker atden enib qonduler.

 

Qarşu geldi Verqeye ol dem vezir,

Döşedi atı ayağına herîr...

 

Şehre girib qapuları yapdılar,

Verqe önünde qamû yer öpdüler.

 

Çün seraya girdiler, oturdular.

Verqe üçün bezm-i işret qurdular.

 

Bunlar anda zövq içinde şâdükâm,

Tışrakilerde ne nitq ü ne kelâm.

 

Cümlesi dembeste qaldılar bîxeber,

Bilmediler kimdürür ol şîr ü ner.

 

İki leşker qıldı ârâm ol gece,

Erte atlandı çerî ucdan-uca.

 

Yan yana sef dutubanı durdular,

Zerb üçün kûs u neğâre urdular.

 

Verqe meydâne girir ol gün dexî,

Öldürür yetmiş behâdır, ey exî.

 

Enter aydur: -Tebl ü âsâyiş urun,

Bu gece bir pehlevan istek bulun.

 

Erlik ile ol buna qarşu dura,

Endirecek gürzü ferqine ura.

 

Tebl ü âsâyiş uruldu, ol çerî

Geri döndü çadırına her biri.

 

Verqeyi izzet ile getirdiler.


VARAKA VE GÜLŞAH DESTANI

Ey kerem sahibi ve yaratıcı Tanrı! Gece, gündüz; kış ve yazı vererek

Ay, güneş ve yıldızları yürüten; iniş, yokuş ve düz leri yaratan;

Yağmuru inci, taşı kutlu haline getiren; insanlara yerden ve ağaçtan yiyecekler çıkaran;

Âşıkları aşkıyla sarhoş eden, sadık kullarını mak-sadına erdiren;

Senden kudretli kim olabilir? Her yemeğe lezzeti sen verirsin.

Bütün bu ekmek, çeşitli nimetler, taze meyveler sendendir. Akçe, altın ve gümüş gibi paraları da sen verirsin.

Ey Tanrım, verdiklerine şükürler olsun. Resulün Hz. Muhammed'in aşkına can feda olsun.

Her gün, her an bütün mahlukatm Tanrısısm. Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhuna yüz bin selam olsun?

O bütün peygamlerlerin başıdır. Ümmetinin se-vinci, yeryüzünün peygamberidir.

Bir salavat getir de bir destan söyleyeyim. Alemin övülmüşü olan Hz. Muhammed'in mucizeleri ne-lerdir, söyleyeyim.

Hz. Muhammed devrinde Hayy-i Ben-i Şeyyâ is-minde bir kabile vardı.

Bu kabile, yurtlarından tanıdık ve yabancı bütün herkese ün salmıştı.

Bu kabilenin kardeş olan iki başkanı vardı.

Bunlar her yönden kahraman kişilerdi; yiğitlik, tabiatları olmuştu.

Bunlardan biri Hilal adıyla bilinmektedir. Öbü-rünün adı ise şahlara layık Hümâm idi.

Allah'ın takdiriyle bir gece Hümâm'm bir oğlu oldu. Nasıl anlatayım- sanki şimşek çakmış gibiydi.

Aynı gece Hilâlin de bir kızı oldu. O da sanki bir inci, cevher topluluğu gibiydi.

Hümâm'm oğluna Varaka adını verdiler. Kıza da güzel huylu olsun diye Gülşah adını koydular.

İkisi de iki inciden daha saftılar. Bunları bir yıl bo-yunca süt nineler emzirdi.

Bunlar bir yaşlarına girdiklerinde ay ile güneş Tanrı'nm yaratıcılığını, sanatını övdüler.

"Ey bize sabah ve akşamı veren Tanrı, bir sözle ayı ve güneşi tamamladın, ay ve güneşten üstün iki çocuk yarattığın" dediler.

İyi nakkaşlar senin sanatına "aferin" derler. Aya ve güneşe benzeyen bu iki çocuğu bir damla sudan yarattın.

Anne ve babaları bu çocuklar sayesinde mutlu ol-dular ve onları birbirine adakladılar- nişanladılar.

O Huten güzelleri beş yaşına erdiklerinde yüzleri gül, vücutları ise yasemin yaprağı gibi oldu.

Her birinin saçı mis kokulu bir kement olup, bin-lerce aşığım canına bağ oldu.

Gözleri işveyle, nazla gönül alır; sözleri aşıklara can bağışlardı.

O iki parlak ay gibi çocuklar, güzellikte tamama er-diler. Güzellikte benzersiz şekilde üstündüler. 

Böylece ilim, edep ve terbiye için ikisini birlikte okula gönderdiler.

Bunlar okulda birbirlerini bularak yüce bir aşkla seviştiler.

İkisi birlikte okula giderlerdi, hocaları da bunlara ders verirdi.

İkisi birlikte eve gelirlerdi ve yatağa da birlikte gi-rerlerdi.

Her gece o iki nur, bir yatakta huriler gibi kucak kucağa yatarlardı.

Bunlar yataktan kalkarlardı, o zaman eve ay ve güneş doğmuş gibi olur.

Her ne kadar vücut ile ruh ayrı gibi görünse de aşıkların canını ayrı görmemek gerekir.

Varaka ile Gülşah adlı o iki şeker dudaklı; ilim, ter-biye ve tahsillerini tamamladılar.

Yazı yazmayı ve okumayı öğrendiler. Bunlar tam yedi yaşlarına gelmişlerdi.

Hümâm oğlunu silahşöre verdi ve savaşçılık ders-lerini tamamlamasını istedi.

Bunlar bir saat bile birbirlerinden ayrılsalar her biri bir yanda hasta düşerdi.

Bunlar ayrılığa dayanamadılar, üzüntülerinden hastalığa yakalandılar.

Gülşâh bir an Varaka'yı görememişti. Varaka da ağlayıp o dolunay gibi olan Gülşah'ı isterdi.

Bunların sabi ve kararı kalmadı. Çünkü Gülşâh, alıştığı Varaka'yı görmemişti.

Hilal, kızının halini anladı. Çünkü Gülşâh, Va-raka'sız harap oluyordu.

Bütün Hayy-i Ben-i Şeyya kabilesi o iki ay yüz-lünün birbirlerini sevdiklerini öğrendiler.

Bu kabile; "Madem durum böyledir, Varaka ile Gülşah'ı hemen biraraya getirelim.

Alınız Gülşah'ı ve Varaka'nm olduğu yere gö-rürünüz, bu kız burada yalnız kalıp ağlamasın.

Eğer onu da silah hocasına verirseniz, Gülşâh ile Varaka orada avunurlar.

Kim bunları birbirinden ayırırsa zulüm etmiş ve kana girmiş olur" dediler.

Gülşah'ı da o silah öğreticçisine verdiler. Aydan aya hakkını ödediler.

O ay yüzlü Gülşâh da silah kullanmayı ve iyi bir silahşor olmayı öğrenmek için Varaka'nm yanma geldi.

İkisi de on iki yaşlarını tamamlayınca silah ta limlerini de bitirdiler.

Aşk ateşi düştüğü yerde galip gelir, bunların da gönlü birbirlerine düştü.

Hizmetçi ve cariyeler biraraya toplandılar. Kabile de Gülşah'ı Varaka'ya verme taraftarı idi.

"Ey başkanlar! Biz hepimiz buna razıyız" dediler.

"Ey amca! Durum ortada, Varaka'nm haline bakıp Gülşah'ı ona ver.

Onlar da muratlarına ersinler. Allah da size rahmet etsin" dediler.

Bunlar durumu görerek kabul ettiler ve evlerine döndüler?

Evlerine gelip oturdular ve o kutlu iş için ocaklar yaktılar.

Tam yedi gün düğün yapıldı. Bütün eşyalar ta-mamlandı.

Gülşah'ı gece olunca gerdeğe getirdiler. Şimdi Tanrı'nın hükmü nasıldır, dinle!

Onların yurtlarına yakın bir yerde bir düşman ka-bile vardı. Hepsi dinsiz, hain ve kibirli idi.

Herkese ad veren ilk usta (Tanrı), bunlara da Hayy-i Ben-i Zeyf adını vermişti.

Beylerinin adları Küfr ve Şedid'di. O beyin adı da Ben-i Emr-i Pelid idi

Gülşah'ın güzelliğini işitmiş ve gönlünü aşk ate-şine yakmıştı.

O kötü davramşlı bey, görmeden Gülşah'a aşık oldu. Hiç sabrı kalmadı ve bu durumu beğenmez oldu.

Sonunda kendi kendine düşünerek "O kızı ba-basından isteyeyim" dedi.

"Eğer iyilikle kızını verirse alayım, vermezse ben ne yapacağımı bilirim" dedi.

Ne kadar askeri varsa topladı. Altmış bin er at-landı.

Ordusunu alıp yola çıktı. Yolda düğününün ol-duğunu işitti.

"Ey bey; gelmeyin. Bilin ki, Gülşah'ı Varaka'ya ve-riyorlar" dediler.

"Hazır ol, çünkü Gülşah bu gece kocaya varıyor" dediler. Bunu işiten bey, elini dizine vurdu.

"Artık iş işten geçti, ben giderim. Gidip kızı is-terim" dedi?

"Bu gece benim şöyle yapmam gerekir: Ben oraya gidip gece baskını yapayım"

"O düğünün içinden Gülşah'ı kaçırayım. Mu-radımı alıp öpüp kucaklayayım" diye düşündü.

Ordusuyla yakın bir yere geldi, pusuya girdi. Gece olunca da hücum etti.

Bunlar gelirken ve kafirlerin hışmına uğrayacağı zaman Gülşah'ı da gerdeğe götürüyorlardı.

Herkes eğlenceyle meşguldü. O huri gibi güzel Gülşah'm dört yanında kendi köleleri vardı.

Durumu ne Hümâm, ne de Hilal anladı. Bunların işleri perişan oldu.

Ben-i Emrû gece baskını yaptı ve kabileyi dar-madağın etti.

Lanetli Ben-i Emru- Gülşah'ı kaçırdı. "Her yere hücum edin" diyordu.

O altmış bin er, hepsi birden hücum ettiler. Deniz üzerinde bir güzel ne yapsın?

O kadın gafildi ve ansızın olanlar oldu. Bunlara fe-leğin takdiri böyle idi.

Kader gökten inince gözler bağlanır- pek çok can ve gönüller bağlanır.

"Bu ne asker?" diye haber gelinceye kadar o iki bin eri gafil avladılar.

Bunlar ne yapsın, hepsi kaçtılar. Canlarını zor kur-tarıp yurtlarına kavuştular.

Emru adlı bu kişi, onların mallarını, hayvanlarını, giyeceklerin, servetlerini aldı

O hayırsız kişi, bunları esir etti. O güzel Gülşah zar zar ağlardı.

Arkasından pelivan Hilal yetişti. Yeniyetme genç Varaka da onlara ulaştı.

Böylece on iki bin Arap askeri geldi. Hepsi savaş aletleri ile silahlanmışlardı.

Davullar ve borular çalındı. Tuğ, sancak ve bay-raklar dikildi.

Bütün ordu kalabalık ve bölük bölük idi. Her biri text-i foq gibi çelik zırhlar giymişti.

Hepsi atlarından aşağı indiler. Bunların karşısına yerleştiler.

Kazıklara ipler bağlayarak çadırlar kurdular. Böy-lece güneşin yüzüne örtü yaptılar.

Çeşitli çadırlar kurdular ve içlerine girerek yer-leştiler.

O gün orada kaldılar. O Ben-i Emru adlı toprak olası lanetli kişi.

Yine çadırına geri döndü. Gülşah'm bulunduğu ça-dıra girdi.

"Ey Gülşâh, gül yüzlü güzel! Varaka'dan vazgeç, senin sevgilin benim.

Gel bana gönül ver de sana bütün hazinemi ve-reyim, çektiğim bütün sıkıntıları unutayım.

Lal, firuze, kıymetli incilerim onyedi sandıktır. On iki bin atım var.

Ey gül yüzlü! Bunların hepsini sana verdim. Gel, ben sana köle olmaya razıyım.

Sana malım ve canım feda olsun. Malıma, ser-vetime sen hakim ol.

Ben Varaka'yi öldüreyim, sen de benim ol. Ben sana vücut olayım, sen de benim ruhum ol" dedi. 

Lanetli kişi bu şekilde birçok söz söyledi. Ancak Gülşâh ona hiç yakın olmadı.

İyilikle rızasına alamayınca o köpek, Gülşah'a neler yaptı, görün.

"Ey Gülşah'ım, sen beni azdırdın. Seni Varaka'nın aşkı delirtmiş".

Yarın onu öldüreyim, başını keseyim. Top ederek karşına onun başını asayım.

Seni de bu çadır direğine bağlayayım. Çırılçıplak soyayım, kamçılayım.

Ey gafil! Sana öyle bir iş yapayım ki, seni katırlar çeksin.

Sen ne bana, ne de insanlara layıksın! Sana insanlar layık olur mu?

"İçki getirin" diye öfkeyle söylendi. O çaresiz Gül-şah'a gücü yetiyordu.

Akşam olunca içki, şarap getirdiler. O kötü ve mel'un kişi, Gülşah'a kötülük etmek istiyordu.

O güzel Gülşah'ı direğe bağladı. Kamçıyı da döv-mek için yanına koydu.

Gülşah'ı baştan ayağa iple bağladı. O güzelin göz-leri yaşla doldu.

Gülşâh, gözyaşlarını o yiğitlerin yiğidini anarak inci tanesi gibi akıttı.

Gülşâh orada çaresiz ve üzüntülü şekilde bağlıydı. O melun kişi de öfkeyle gelip oturdu.

Kadehe içki doldurarak içti ve damlalarını da Gül-şah'm üstüne saçtı.

"Ben iyice sarhoş olunca sana neler yapacağımı bi-lirim!" dedi.

O cahil, iyice sarhoş olunca "halvet çadırını (yalnız kalacakları çadır) kurun" dedi.

Herkes dışarı çıktı. O namussuz, çok sarhoş ol-muştu. Kalktı yürüdü.

O gece Gülşah'la birlikte olmayı istiyordu.

Ancak şarap onun boynunu burdu, yüzükoyun yere düşüp uyudu.

Gülşâh, onun yüzükoyun düştüğünü görünce yü-zünü Tanrı dergâhına çevirdi.

"Ya İlâhî! Hâlimi sen bilirsin. Halimi benim söy-lememe ne gerek var?" dedi.

GÜLŞAH'IN ŞİİRİ

Ben burada bağ içinde esir kaldım. Ey yardımcı Tanrı! Bana bir yardım et.

Âşığım ve öyle bir zalimin eline düşmüşüm ki, o zalimin yüzü çirkin, sözleri kötüdür.

Varaka'nın hayâli karşımda durunca o tarafa düş-man hücum edip sürer.

Bu an bana Varaka'yı ver, senin lütfün ile ruhuma feryatlar erişir.

Hasretle gece gündüz bağrım pişer. Aşk ateşine tu tuşup canım erir.

Acaba o parlak ay yüzlü Varaka, ayrılık yolundan çıkıp yüzünü gösterir mi?

Bana ipekler ve canfeslerin döşek yerine kement ol duğunu gelse de bir görseydi.

Ben bu gece kementler içinde bağlıyım. Acaba mis-kin Varaka'nm hâli şimdi nasıldır?

Talihi dönmüşken, ansızın geçti. O an pehlivan Va-raka kalktı.

Gülşah'm aşkı onu çılgına çevirmişti. Kendisi hep gece elbiseleri, siyah renkli kıyafetler giymişti.

Varaka, düşman çadırlarının bulunduğu yere doğru yola çıktı ve Ben-i Emr'in yurduna ulaştı.

Varaka, gece vakti çadırların olduğu yere gelmişti. Nöbetçiler de uykuya dalmıştı.

Varaka, çadırın arkasına doğru yürüdü. O güzel Gülşah'm derdine zamanında yetişti.

O güzel Gülşâh, kendi kendine söylenirdi. Bazen âh çeker, bazen de ağlayıp sızlardı.

Bir kişinin içeri girdiğini gördü. Gelenin Varaka ol-duğunu anladı.

O iyi huylu güzel Gülşâh, âh çekmek isterdi. Ancak Varaka ağzını tutup "sakın ha!" dedi.

"Ey sevgili! Eğer sağ selamet gitmek istersen âh çekip ağlamamalısın" dedi.

Varaka, Gülşah'ı Ben-i Emru denen melun ve azgın düşman elinden alıp götürdü.

Kabilesi Varaka'ya "aferin" dedi. Hepsi de mutlu olup çok sevindi.

Sabah huzuru için davullar çaldılar. Sabahleyin uyanan herkes mutlu ve neşeli oldu.

Ben-i Emru sabah olunca kendine kızdı, gözleri kanla doldu.

"Şimdi askerler atlansın, Varaka'nın ömrürü kötü kılayım" dedi.

O anda altmış bin asker atlandı. Sancak, tuğ ve bayrak kaldırdılar.

Bu tarafta ise Hilâl ve Hümâm ata bindiler. Varaka ile Gülşâh iki dolunay gibiydiler.

İki ordu naralar vurdular. Birbirlerine karşı dur-dular.

Ben-i Emru atını meydana sürdü. Nara vurup "Va-raka nerede?" dedi.

"Bu gece hırsızlık yapan kimdir? Gülşah'ı yiğitlikle gönderin"

"Canım buradan sağ salim kurtar. Düşmanına karşı ben sana dayak atayım."

Varaka, "meydana girip ona erlik, yiğitlik nasıldır göstereyim" dedi.

Ancak Gülşah onu engelledi ve "ben onu öl-dürüm" dedi.

"Bu, beni hile ile esir etti. Ben ona öyle bir iş ede-yim ki, benzeri görülmemiş olsun."

"Bir darbe vurup attan yüzükoyun yere yıkayım ve sürüyerek senin huzuruna getireyim" dedi:

Varaka; "Ey sevgili, böyle söyleyip de beni vakitsiz ateşe yakma" dedi:

"Ben meydana çıkayım, sen emniyette ol." dedi. Gülşah, Varaka'nm sözlerini kabul etmedi:

Sazını ve silahını vücuduna bağladı. Ancak Va-raka'nın yüreğini dağladı.

Gülşah, atının üstüne yatarak meydana çıktı. Su-ratını boyamıştı, elinde de mızrağı vardı.

Hemen hamle etti. Melun Ben-i Emru, o zaman yine hamle etmesini söyledi.

O melun, namlı bir pehlivan ve savaşçı idi. O do-lunay yüzlü Gülşah üç defa hamle yaptı.

Bu arada hamle sırası Ben-i Emr'e geldi. Bir dar-beyle Gülşah'ı esir etti.

Gülşah'ı götürmeleri için kölelerine verdi: Va-raka'nm canı yandı, âh çekti.

Varaka'nm babası gücü gitmiş bir ihtiyardı. Kuv-veti gitmiş, takati ise eksilmişti.

O ihtiyar, Hümâm'm kastine atını sürdü. Yetişti ve toprağın üzerine kılıç vurdu.

O eli kanlı Ben-i Emru denen alçak, Varaka'nm ba-basını şehit etti.

Varaka, babasının durumunu görünce belini tu-tarak ağladı.

"Ey baba, beni yalnız bıraktın" dedi. Ağlayarak atına kamçıyı vurdu.

Varaka, babasının öldüğü yere gelip atından indi:

Yüzünü babasının yüzüne vurdu. Kendi canma kastetmek istedi.

Köleler bırakmadılar, babasını alıp götürdüler. Ben-i Emru denen melun nara attı:

"Ey Varaka! Yüreğini dağlama, gel seni babana ka-vuşturayım, ağlama" dedi:

O zaman, Varaka atına bindi. O namlı, şanlı yiğit atını ileri sürdü.

"Ey melun! Aç gözünü, övünüp durma! Senin söz-lerin kendi haddine göre değil.

Benim babam yaşmı tamamlamıştı. Onun ömrü zaten sona ermişti.

Gerçi kendisi haram yılları yaşayan bir ihtiyar idi, ama dünyada yiğitlikte bir tane idi.

Ey utanmaz, hain, kâfir, arsız! İşte Varaka benim, hamle et!

Sana hüner ve hile ile erlik, yiğitlik göstereyim. Kaf Dağı bile olsan, seni aşağılık ve rezil edeyim" dedi:

Bunları işitince bağrı kan oldu. Kamçısını atma vurup hamle etti.

Geri döndü ve Varaka'ya gürzünü vurdu. Gürz, zırha değip kenara düştü.

Onun gürzünü de engelledi. Varaka'nın yüzü hiç değişmedi.

O melun kılıç çekip bir hamle daha etti. Varaka hiç oralı olmadı, hamleyi savuşturdu.

Varaka da kavgada hileye başvurdu. Yüz belâ ve zorlukla hamleleri savuşturdu.

Hem Varaka, hem de Ben-i Emr üçer hamle ettiler. Ben-i Emr, Varaka'dan korkup yüzünün rengi de ğişti,

Akşam vakti oldu. O zaman barış davulu vuruldu.

O kâfir, ordusuna geri döndü. Varaka'nın hey betinden benzi sararmıştı.

Varaka da kendi çadırına döndü. Attan ineceği zaman;

Bütün kabilesiyle Hilâl geldi. İhtiyar, küçük, erkek, kadın, kız, kadın hepsi geldi.

Varaka'nm babasının durumunu görüp yaş tut-tular ve taziyede bulundular.

Bunlar orada üzüntülü bir şekilde taziyede bu-lundular. Sen şimdi Ben-i Emr'in sözlerini işit.

O kâfir "Hani Gülşah'ım! Tez geterin, onu burada göreyim" dedi.

Vardılar, Gülşah'ı alıp getirdiler. Emir verdi, bağ-larını çözdüler.

"Ey Gülşah! Bana razı ol, sana bütün servetimi;

İnci, altm, gümüş, mal, hayvan neyim varsa ve-reyim" dedi:

- Ey savaşçı! Senden bir hatıra isterim

Ey sevgili! Ben o hatıra ile eğlenip vakit geçireyim, onu görünce seni görmüş gibi olayım.

Varaka parmağındaki yüzüğünü verdi. O Çin ayı gibi güzel Gülşah, onun yüzüğünü aldı.

O yüzüğü parmağına geçirdi ve Varaka'ya var-maya, onunla evlenmeye razı oldu.

Bir müddet Gülşah'la kucaklaştılar. Ağlaşarak ay-rılık şarabını içtiler.

VARAKA İLE GÜLŞAH'IN ŞİİRİ

Varaka; "Ey benim gülbahçem, gözleri mahmur ve sarhoşum!

Ey dili bülbül, yüzü gül, kendisi bal ve şeker olan sevgilim!

Ben bağı bahçeyi ne yapayım? Senin güzel yüzün benim bağım bahçem sayılır.

Hiç bir gül bahçesine benzemezsin. Ey güzel ko-kulu reyhanım benim!

Sana kavuşmak ayrılık derdine devadır. Benim senden başka dermanım var mıdır?

Güzel yüzün daha kaybolmadan bütün vücudum eridi, canım yok oldu.

Senden ayrılınca çektiğim ahların ve feryatların, yeri göğü titrettiğini Tanrı biliyor.

Ey sevgili! Ey güzeller sultanı! Yine görüşmeye kadar esen kal.

Acaba benim ağlayan gözlerim, güzel yüzünü bir daha görür mü?

Âşıklar için ayrılık rahatsızlık verse de işte elveda deyip gidiyordu.

Ayrılık günü âşık için tufan gibidir. Belki de ölüm ayrılıktan kolaydır.

Varaka Yemen tarafına gidince o güzel Gülşah'm aklı başından gitti.

Aklı başından gitti, yere düştü. Varaka'nm aşkı ak lını başına toplamasını engelliyordu.

O taze güle benzeyen yüze gül suyu serptiler. Aklı başına geldi, Varaka'nm şiirine cevap verdi.

GÜLŞAH'IN ŞİİRİ

Gülşah; "Ey benim sultanım! İşte yine benim fer yatlarımı artırdın. .

Dünyayı gözüme karanlık ettin. Meclisin ışığı ve parlayan ayım benim!

Eğer hayat suyumu bulamazsam karanlıktaki İs-kender gibi bana da yazıklar olsun.

Ruhum orada, vücudum ise burada ağlayıp sızlar. Onun derdi bende, benim dermanım ise ondadır.

Ey benim canım! Benim felekten gördüğüm eziyet ve işkenceye şaşırmamak gerekir.

Ayrılık, hasret ateşi canımı öyle yaktı ki, da marlarımda kan kalmadı.

Eyvanlar olsun! Bu yaşlı gözlerim bir saat bile ağ-lamadan durmadı.

Sevgili benden bir öksüz gibi ayrıldı. Tanrı bir gün yine göstersin.

Varaka'nm kötü giden işlerini anlatan haberleri dile getirelim:

O, Yemen taraflarına doğru ağlayıp sızlayarak yol alıyordu.

Yemen'den gelen bir kafile görüp "Bunlara hele bir sorayım" dedi.

Atını ileri sürüp selâm verdi. Kafiledeki değerli de-ğersiz herkes selâmını aldı.

Varaka, "Yemen'den ne haber var?" diye sordu. Bunlar, "ey hünerli kişi sorma!

Yemen'in durumu hakkında ne diyelim? Yemen'de kalabalık asker vardır.

Ey dost! Karalar, denizler askerle doludur. Melik Enter, şehri kale hâline getirmiştir.

Şimdi Yemen şahı Selim, altmış bin askerle zap-tedilmişti. Bu sözleri iyi işit.

Şehrin içindeki halk, vezir ve emirler kalede esir edilerek aciz hâle getirilmişlerdir.

O kişi, bütün varlığını dökmüştür. Bugün yarın şehri alacaktır.

İşte beylerin, şahların, vezirlerin hâli budur. Sen nereye gidiyorsun, onu bilelim" dediler.

"Ben de şaştım ne yapayım? Hangi hasret ateşine yanayım?

Baba derdine mi, Gülşah'm ateşine mi, dayımın derdine mi yanayım, ne yapayım" dedi.

Atını sürüp şehre geldi ki ne görsün! Her taraf as-kerle doludur.

Varaka, kalenin yolunu tutmuş geliyordu. Kalenin dibine geldi. Bakalım ne yapacak?

Gecenin yarısı geçmişti. Varaka, "Uyanık insan var mı?" dedi.

"Kimsim, ne istiyorsun yiğit? Adın nedir, neden geldin söyle?" dediler.

"Ey nöbetçi! Ben Varaka'yım, size döştüm, düş-manınıza düşmanım" dedi.

Nöbetçi, "Hele dur, ey emir! Bir gidip vezire da-nışayım, ne diyecek? dedi.

Vezir, haberi duyunca mutlu oldu. Kalenin üzerine gelip Varaka'yi gördü.

"Çabuk Varaka'yi yukarı çekin" dedi. O dolunay gibi güzel Varaka'yi yukarı çektiler.

"Dayın ile beyler birbirine tutkundur. Melik Enter denilen adam ise kötü ve melundur"

"Bu hisar içinde kapalı kaldık. Bu kabile, kavim yüzünden elimizden bir şey gelmez oldu."

"Bu kadar askere biz karşılık veremedik. Halkımız, vilâyetimiz tamamen harap oldu."

Kalenin üzerinden müjdeler verdiler. Zevk, eğ-lence ve hoş seyirler yaptılar.

Zengin yoksul herkes sabah oluncaya kadar sevinç ve neşeyle eğlendiler.

Ertesi gün oldu. Askerler eşleştiler. Varaka ha-kimiyeti ele aldı. Kapıları açtılar.

Savaş davulları vuruldu, naralar atıldı. Düş-manlarına karşı kaJeden çıkıp saf tuttular.

Meğer Melik Enter seksen bin askerle şehrin kar-şısında saf tutmuştu.

Melik Enter, onlara baktı. Çok şaşırdı, bilmek is-tedi.

"Acaba bunlara ne geldi de şehirden çıkmayı is-tediler.

Bu gece şehirde müjdecileri neden bağırttılar ve şimdi de bize karşı çıkıp durdular" dedi.

Melik Enter, askerlerin hazır olup yolları bek-lemeleri emrini verdi.

İki ordu, birbirlerine karşı sancak ve bayrak dikip savaş hâli aldılar.

Kös, boru ve davullar çaldılar. Naralardan ortalık velveleyle çınladı.

İki taraf da meydana hangi namlı yiğidin çı-kacağını bekliyordu.

Varaka atını sürüp meydana çıktı. Bir müddet her-kesi şaşırtır şekilde meydanda gezindi.

O savaşçı Varaka, aslan gibi nâra çekti: "Ey Melik! Bize karşı bir yiğit çıkar" dedi.

Melik Enter güçlü bir yiğide meydana çıkması, için

emir verdi: O hünerli savaşçı, Varaka'ya hamle etti.

Varaka bir darbe vurarak onu öldürdü. Şaha

"Hani başka savaşçın?" dedi.

Birisi daha hamle etti, Varaka onu da öldürerek canını dağladı.

Hikâyeyi uzatmayıp özetleyelim. O yiğit Varaka, kırk savaşçıyı öldürdü.

Barış davulu vuruldu, geri döndüler. İki ordu attan inerek konakladı.

O zaman vezir Varaka'nm yanma geldi: Atının ayakları altına ipekler döşedi.

Şehre girip kapıları tamir ettiler. Hepsi Varaka'nm önünde yeri öptüler.

Saraya girip oturdular ve Varaka için eğlence meclisi kurdular.

Bunlar orada neşe ve mutluluk içinde eğlenirken dışarıdakilerde ne bir ses, ne soluk vardı.

Hepsi olandan habersiz susmuştular. O erkek aslanın kim olduğunu bilemediler.

O gece iki ordu da dinlendi. Ertesi gün askerler baştan başa atlandı.

Saf tutarak yan yana durdular. Savaş için kös ve boru çaldılar.

O gün de Varaka meydana çıkıp yetmiş yiğit daha öldürdü.

Melik Enter; "Barış davulunu çalın. Bu gece istekli bir savaşçı bulun.

Yiğitlikte buna karşı durabilsin ve gürzünü in-dirince başına vurabilsin" dedi.

Barış davulu vuruldu. Askerlerin hepsi çadırlarına döndü.

Varaka'yı şerefle getirdiler.

 


Comments