Ana Dilli Azerbaycan Yazılı Türk Edebiyatı


Şüphesiz, her millî edebiyatın esas göstericisi, başlıca amili, evvelce de ifade edildiği gibi, bu edebiyatın yazıldığı, yaratıldığı dildir. Bu açıdan, Azerbaycan edebiyatının ilk tarihçisi, dört ciltlik "Azerbaycan Edebiyatı" kitabını ilk defa 1925' te yayınlayan Feridunbey Köçerli (1863-1920) millî edebiyatımızın tarihini Fuzûlî'den başlatıyordu. Son incelemeler ise, Azerbaycan'da Türk dilli şiirin ilk örneklerinin XII. yüzyılda yazıldığını ortaya koymuştur. 

Ancak, dikkat etmek gerekir ki, Azerbaycan Edebiyatı yalnız şimdi değil, en eski dönemlerinden itibaren Türk edebiyatlarının bir kolu, bir parçası niteliğinde idi. Bu açıdan, en eski Türk edebî abidelerinde diğer Türk boyları ile birlikte Azerbaycan Türklerinin de payı vardır. Eski Türk Edebiyatı araştırmacılarından İ. S. Braginski'nin yazdığı gibi, "V-VII. asırlarda meydana gelen Runik ve Uygur abideleri, yalnız bir halkın değil; bütün, Türk dilinde konuşan halkların umumî edebî mirası olarak alınmalıdır". Eski Türk şiiri hakkında değerli bir inceleme eserinin müellifi olan İ. V. Stebleva ise, bu umumilik ve ortaklığı, dil faktörü ile açıklayarak şöyle yazar: "Çünkü bu asırlarda Merkezî ve Orta Asya'da, Güney Sibirya'da tek ve genel Türk edebî dili hakimdir". 

Böylece, ilk örnekleri XII. yüzyılda meydana çıkan anadilli Azerbaycan edebiyatının kökü, asırların derinliklerine gidiyor ve hiç şüphesiz Muharrem Ergin'in haklı olarak "Türk Töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası... Türk dilinin mübarek kaynağı... Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği..." diye adlandırdığı Bengütaş edebiyatına, Orhon-Yenisey Kitabeleri'ne dayanıyordu. Şüphesiz, bu edebiyatın tarih sahnesine gelişinde, onun millî kültür hadisesi olarak oluşmasında, Mahmut Kaşgari'nin "Divan-i Lügat it-Türk"ü, Yusuf Has Hacib Balasağunlu'nun "Kutadgu Biliğ"i, Kul Alinin "Kıssa-yi Yusuf'u, "Oğuzname"ler ve Kitab-i Dede Korkut destanı, önemli rol oynamıştı. Elbetti ki, bütün bu temel eserlerin, bu kaynakların dışında, Azerbaycan'da, Azerbaycan Türklerinin ana dillerinde bir edebiyatın oluşması imkânsız idi. 

Millî edebiyatın oluşmasında millî devletin ve siyâsî hayatın da etkili olduğu kabul edilmelidir. XIII. yüzyılda Azerbaycan'da, yalnız kültür açısından değil, siyâsî açıdan da Türkçe edebiyatın doğuşu için müsait bir ortam gelişmekte idi. Bu asırda Azerbaycan bir Türk İmparatorluğu'nun -Altın Ordu'nun- içinde idi. Birbirini takip eden savaşlara rağmen, Selçuklular ve Atabeylerin hakimiyet dönemlerinde temeli atılan kültür hayatı, bütün boyutlarıyla yaşanıyor ve hatta hızlanıyordu. XIII.-XIV. yüzyılda, Azerbaycan edebiyatının ve medeniyetinin Zülfüqar Şirvani, Hümam Tebrizi, Evhedi Marağayi, Essar Tebrizi, Arif Erdebili gibi üstadlan yetişmişti. Mimarlık, hattatlık, musikî nazariyesi vb. sanat alanları, millî esas üzerinde gelişmekte idi. Şark musikî sanatının, Azerbaycan'da yetişen Seyfeddin Urmevi, Mehemmed Ebubekir oğlu Şirvani, Farabi ve İbn Sina'dan sonra musiki sahasında Üstadı-salis (Üçüncü ustad) adını almış Hoca Abdülkadir Merağalı gibi temsilcileri çağlarını aşan eserler vermişlerdi. Ressamlık sanatında "Tebriz mektebi" adını almış olan okul da, XIV. yüzyılın eseri idi. Mahmud Sarraf, Seyid Haydar, Sefer Tebrizi, Abudullah Seyreği gibi hattatların adları yalnız kendi vatanlarında değil, bütün Müslüman Şarkında tanınıyordu. 1259'da meşhur Merağa rasadhanesini kuran Hoca Nasireddin Tusi, yalnız astronomi ve astroloji sahalarında devrinin ünlü alimi değil, aynı zamanda tarih, felsefe, poetika üzerine araştırmaların ve bedii eserlerin müellifi idi. 

XIV-XV yy. Azerbaycanında, Mehemmed Hinduşah Nahçıvani, Abdullah Fezlullahoğlu, Hamdullah Gazvini, Sami vs. gibi tarihçiler, Abdürreşid Bakuvi gibi coğrafyacı, Mahmud Şebüsteri gibi filozof yetişmiş, Tebriz'de bir üniversite niteliğinde olan "Darüş-Şifa" medresesi faaliyete başlamıştı. Tabii ki, edebiyat da bu genel kültür canlanmasının dışında kalamazdı, Merağalı Evhedi'nin (1274-1338) meşhur "Cam i-Cem" ve "Dehname" mesnevileri, Arif Erdebili'nin (XIY yy.) "Ferhadname" manzum destanı, Mahmud Şebüsteri'nin "Gülşen-i Raz" felsefî manzumesi, Essar Tebrizi'nin "Mehr ve Müşteri" destanı, Fezlullah Naimi'nin (1339-1396) "Cavidanname"si vs. bu devrin edebî mahsûlleri arasındadır. Ama hiç şüphesiz ki, kültürel gelişme açısından şahsiyet ve olay yaratacak eserlerle zengin olan bu yüzyılın en mühim edebî hadisesi, Azerbaycan Türkçesinin ilk örneklerinin ortaya konulması ile ilgili idi. 

Azerbaycan edebiyatı tarihinde ana diliyle yazılmış bilinen ilk eserin müellifi Hasanoğlu'dur. "Tezkiretü'ş-şuara" müellifi Devletşah Semerkandi onun eserlerini Türkçe ve Farsça kaleme aldığını, Rum'da ve Azerbaycan'da tanındığını söylüyor. Bu şair Türkçe şiirlerinde Hasanoğlu mahlasını, Farsça şiirlerinde ise aynı mânada Pur-i Hasn mahlasını kullanmıştır. 

Hasanoğlu hakkında Türk Edebiyatı tarihinde ilk defa bilgi veren Prof. Mehmet Fuat Köprülü olmuştur. Şairin biri Türkçe, öbürü Farsça yalnız iki gazeli elde olduğundan, onun edebî kişiliği hakkında geniş söz açmak tabii ki, zordur. 1968' de Alman şarkiyatçı Barbara Fleming Mısır kütüphanelerinin birindeki elyazmaları arasında Hasanoğlu'nun Türkçe bir başka gazelini daha bularak yayınlamıştır. 

Hasanoğlu'nun doğum ve ölüm tarihî belli değildir. Ancak, iki Türkçe şiirinin dil açısından tahlili, diğer taraftan, XIV. yy. tezkirecisi Semerkandi'nin kendi eserinde onun hakkında bilgi vermesi, şairin en geç, XIV. yüzyılda yaşadığını düşündürmektedir. 

Hasanoğlu'nun gazeli bu eserin yazıldığı döneme kadar Azerbaycan Türkçesinin belli bir gelişme dönemi yaşadığını ve şiir diline çevrildiğini gösteriyor. Gazel, geleneksel konuda-muhabbet üzerine yazılmışsa da, şekil açısından yeni ve özgündür; baştan sona kadar, sorular ve onlara verilen cevaplar üzerine kurulmuştur: 

Apardı könlümü bir hoş qemer yüz, canfeza dilber,

Ne dilber? Dilberi-şahid. Ne şahid? Şahidi-server.

 

Men ölsem sen, büti-şengül, sürahi, eyleme qül-qül,

Ne qül-qül? Qül-qüli bade. Ne bade? Badeyi-ehmer.

 

Başımdan getmedi hergiz seninle içdiyim bade,

Ne bade? Badeyi-mesti. Ne mesti? Mestiyi-sağer 

Hasanoğlu'nun Barbara Fleming tarafından yayınlanan ikinci gazelinin dili daha açık ve anlaşılırdır. Ayrıca, birinci gazelden farklı olarak, burada ilahî aşk değil, reel, gerçekçi aşk terennüm olunur, insanî his ve duygular ön plana getirilir. 

Gerçi Hasanoğlu'nun, edebiyat tarihimize iki şiiri girmiştir. Ama muhakkak ki; bu iki şiir, millî dil ve millî edebiyatımız için, cilt cilt eserlerden daha önemlidir. Hasanoğlu'nun açtığı yolda giden Şah Kasim Envar (1356-1434), Gazi Bürhaneddin gibi (1344-1398) gibi şairler Azerbaycan Türkçesi'ni bir şiir dili olarak daha da geliştirdiler, onun zengin üslûp ve ifade imkânlarını meydana çıkardılar. Aynı zamanda, bu dil vasıtası ile klasik Şark Edebiyatı'na yeni konular ve yeni edebî türler getirdiler. Mesela, Şah Kasim Envar ilk defa olarak Azerbaycan bayatılarının, geraylı ve koşmalarım havasını, dilini, ifade tarzını, şeklini klasik şiire getirmiştir. Mesela, aşağıdaki şiirinde olduğu gibi: 

Sabahın olsun mübarek,

Çelebi, bizi unutma.

Salam ile can verdik,

Çelebi, bizi unutma.

 

Azerbaycan Türkünün yazmış olduğu bu mısralarda yalnız halk edebiyatının havası değil, Anadolu'nun bağrından kopmuş başka bir meşhur Türk şairinin,Yunus Emre'nin ve onların her ikisinin hocası sayılan Türkistanlı bilge Hoca Ahmet Yesevi'nin nefesi duyulmaktadır. 

Gazi Burhaneddin ise, çağdaş edebiyata eski Türk şiirinin çok yaygın türlerinden biri olan tuyuğu getirmiş ve onun klasik örneklerini ortaya koymuştur: 

Hemişe aşiq könlü büryan bolur,

Her nefes qerib gözi giryan bolur,

Sufilerin dileki mehrab, namaz,

Er kişinin arzusu meydan bolur. 

Yalnız şairlikle yetinmeyen, aynı zamanda ülke önderi ve yiğit bir başbuğ olan Gazi Burhanaddin muhabbet lirizminin, dinî-ahlakî konuların ve sufi görüşlerin dışına çıkamayan Azerbaycan Türk şiirine alplik, erenlik, kahramanlık ve savaş ruhu ve konuları getirmiştir. Böylece o, bir taraftan edebiyatı kendi fikir ve amaçlarının hizmetine verirken, öbür taraftan onu fantazi semalarından yere indirmiş, gerçekliğe ve onun sorunlarına yaklaştırmıştır. Türkçenin bir şiir diline çevrilmesinde de Gazi Burhaneddin'in şahsiyeti ve edebî yaratıcılığı merhale niteliğindedir. Onun Türkçesi aradan asırlar geçmesine rağmen, tam anlaşılır, oynak ve çekicidir. Şair, halk dilinin unsurlarından büyük maharetle faydalanır, halk edebiyatı örneklerinden, özellikle de atalar sözlerinden ve mesellerden gereken şekilde yararlanır. Onun tasvirleri hayatî ve canlıdır. Gazi Burhaneddin Azerbaycan Türkçesinin bütün zenginliklerini ilk defa ortaya koyan ve bu açıdan millî edebiyatın sonraki gelişme merhalelerini, özellikle de Nesimi, Hatai, Fuzûlî, Vagif gibi ustaların yaratıcılıkların etkiyen üstad bir sanatkârdır. 

Azerbaycan Edebiyatı'nda ana dilinde yazılmış mesnevinin ilk numunesi de XIII. yy. mahsulüdür. Müellifi belli olmayan bu eser, Nizami yaratıcılığındaki manzum destan geleneğinin muhtemelen aynı tarihî dönemdeki anadilli edebiyatta da sürdürüldüğünün bir işaretidir. "Destan-i Ahmed Herami" adlı mesneviyi, ilk defa 1928' de Türk alimi Telet Onay eski elyazmaları içerisinde, bularak yayınlamış ve kitaba yazdığı önsözde destanı, Türkçenin bir abidesi olarak değerlendirmiştir. Destan dil ve üslup bakımından, Türk Edebiyatının eski abidelerine, özellikle de "Kitab-i Dede Korkut"a yakındır. Nizami'nin manzum destanlarındaki konuların ve kahramanların tekrar tekrar ele alındığı bir devirde yazılmış "Destan-i Ahmed Herami", konusunun yeniliği ve halk edebiyatına bağlılığı ile dikkat çeker. Destanın, zamanımızın günlük konuşma dilini andıran dilinde, halk edebiyatı geleneklerine ve tecrübesine dayanmak temayülü kuvvetlidir. Mesela, aşağıdaki örnek, "Destan-ı Ahmed Herami" de atasözlerinden ne kadar sık, fakat yerinde istifade edildiğini belirtebilir: 

Meseldir, seveni sevmek gerekdir,

Eyi niyyetlere irmek gerekdir.

 

Gülendam dexi söylemedi tekrar,

Heqiqet dinmemeklik olur iqrar.

 

Meseldir, kendi düşen ağlamaz der,

Axan deryayı kimse bağlamaz der. 

Kırım'da, Şiraz'da, Bağdat'ta cereyan eden olaylar, maceralar üzerine kurulmuş bu ilgi çekici destan, Oğuz Türklerinin ortak edebî abidesi olarak adlandırılmak hakkına sahiptir. 

Azerbaycan Türkçesinin kısa bir zaman içerisinde Farsça ile rekabet edebilen bir şiir dili seviyesine yükselmesi, onun yaslandığı edebî geleneklerin eskiliğini ve zenginliğini gösterirken, bu edebiyatın eski örneklerinin günümüze ulaşamamış olması ihtimalini artırmaktadır. Türk şiirindeki Yunus Emre mucizesi gibi, Hasanoğlu yahut Gazi Burhaneddin de, halk edebiyatı kaynaklarından gıdalandılar; ama, onların klasik üslupta yazılmış mükemmel eserleri, başka kaynakların da varlığına işaret etmektedir. 

XIV. asrın sonu, XV. asrın başlarındaki ana dilli Azerbaycan edebiyatının en büyük zirvesi şüphesiz Nesimi'dir. 1369' da, büyük bir ihtimalle Şirvan'da doğmuş, mücadele ve isyanlarla dolu hayatını 1417'de Haleb'te, idam sehpasında sona erdirmişti. Mükemmel bir eğitim alan, devrinin en kâmil insanlarından biri olarak tanınan Nesimi, üç klasik şark dilinde-Türkçe, Farsça ve Arapça- eserler yazmıştır. Şirvan'da ve Bakü'de yaşadığı dönemde, Hurufilik taliminin banisi Fezlullah Heimi ile tanışıp, dost olmuş, kısa zaman sonra da, onun sadakatli müridlerinden biri haline gelmiştir. Nesimi'nin Hürûfilerin takibi üzerine, Nesimi Azerbaycan'ı terk ederek Anadolu’ya gelmiş, burada da takip ve tehditlere uğrayarak Halep'e gitmek zorunda kalmıştır. Anadolu'da Nesimi ile görüşen XV. asır Türk şairi, "Beşaretname" eserinin müellifi Refii, Nesimi hakkında, adı geçen eserinde şöyle yazmıştır: 

Ol Nesimi-rehmet-i fezl-i hüda,

Ol İmaddeddin - Sirr-i Mürteza.

 

Ol şehid-i aşk-i fezl-i zülcelal,

Bend-ü zindanlarda yatan mah-ü sal.

 

Ol beladan ah-ü efğan etmeyen,

Söyleyen esrarı, pünhan etmeyen 

Nesimi'nin dünya görüşü şarkın iki büyük dini-felsefi tarîkatının-sufizmin ve hürûfiliğin etkisi altında biçimlenmiş ve olgunlaşmıştı.

Şairin, bu felsefî anlayışların etkisi altında yapılmış eserlerinin temelinde Allah fikri vardır ve insanın manevî-ahlâkî olgunlaşmak yoluyla O'na kavuşması fikri ön plandadır. Nesimi için insanın en büyük mutluluğu yaradana kavuşması, O'nunla bir vahdet halinde birleşmesidir. İnsanı yardılmışların en olgunu, en kutsalı olarak gören Nesimi, onda Allah'a mahsus sıfatların tecelli etdiğini savunur; böylece, insanı Allah'laştırır, Allah'ı insanlaştırır. Nesimi'nin bu isyancı panteizmi, insanı değersiz kılan, onu her açıdan kula, köleye çeviren, zamana ve zamanın hükümdarlarına karşı bir baş kaldırış olarak düşünülebilir. Nesimi Azerbaycan Edebiyatı Tarihi'ne hem şair, hem de büyük, hümanist filozof olarak girmiştir. 

Nesîmî yaratıcılığının mühim bir kısmını oluşturan, coşkun bir ilham ve alevli bir kalbin ürünü olan gazellerinde yalnız Allah sevgisini değil, aynı zamanda insan sevgisini, hayatını verdiği güzel sevgisini, yüksek şiiriyet ve ihtirasla terennüm etmiştir. Nesîmî kendinden önce gelen şairlerle kıyaslandığında, Azerbaycan Türkçesini bir edebiyat dili, şiir dili olarak daha da geliştirmiş, bu dilin bütün elvanlığını, canlılığını, mûsikisini ve şirinliğini şiirlerinde aksettirebilmiştir: 

Düşdü yene deli könül gözlerinin xeyaline,

Kim ne bilir bu könlümün firi nedir, xeyali ne?

 

Al ile ala gözlerin aldadıb aldı canımı,

Alını gör ne al eder, kimse irişmez aline. 

Nesimi'nin hemen her gazelinde bu tür dil sihirbazlıklarına rastlamak mümkündür. İnsanı yaratılmışların yücesi sayan şair, onu layıkıyla terennüm ve vasfedebilmek için, kullandığı şiirin dilini de öylece yüceltebilmişti. 

XVI. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının hiç şüphesiz ki, iki büyük zirvesi vardır. Bunlar, Hatai ve Fuzûlî'dir. Tabii ki, bu sanat zirvelerinden baktığımızda onların çağdaşı olan, onlarla bir devirde yaşayıp, yazan bazı şairlerin eserleri ve şahsiyetleri ikinci derecede gözükürler. Aslında, XIV.- XVI. yy. edebiyatında Nesimi'nin, yahut Fuzûlî'nin zirvesine yükselmeseler de, yine millî edebiyat tarihinde kendi yerleri ve adları olan bir sıra istidatlı şairler yetişmiştir. Karakoyunlu hükümdarı, şiirde Nesimi'nin takipçisi olarak tanınan Cihanşah Hekiki, Fuzûlî'nin seleflerinden biri sayılan Nimetullah Kişveri, Hebibi Hamidi, Süruri, Sahi, Helili, Kâtibi, Bedr Şirvani, Gülşeni, Hezani, Beşiri, Sahi vs. gibi onlarla şair, bu devir edebiyatının temsilcileri idiler. Onların hepsi eserlerinin Azerbaycan Türkçesi ile yazmış bu dilin gelişmesine çaba göstermişlerdi. Timurîler İmparatorluğunun dağılmasından sonra, Azerbaycan'ın güneyinde meydana çıkan Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri, daha sonra ise bütün Azerbaycan topraklarını kendi idaresi altında birleştiren Safeviler hanedanının hükümdarları, Fars etkisinden tam uzaklaşarak Azerbaycan Türkçesine büyük önem verir, onun tam bir sanat ve edebiyat dili, aynı zamanda devlet dili olarak kabul edilmesi ve kullanılmasına çalışırlar. Bu devletlerin temelini oluşturan terekeme soyluları millî geleneklere göre yetişmişti. Onlar artık evvelki devirlerin saray muhitinden uzaklaşamayan hükümdarları gibi Fars kültürünün etkisi altında değildiler. Nihayet Türklük düşüncesinin, Türklük şuurunun kendi uyanış dönemini yaşaması, dünyanın üç kıtasında hükümdarlık eden Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığı ve bütün Avrupa'nın Türk adı karşısında titremesi de, Türkçenin hayatın bütün sahalarında hakim dil oluşunda etkili oldu. Bu tesirlerle, XV. yy. sonlarında Azerbaycan Fars devletçiliği geleneklerinin ve Fars kültürünün son kalesi olan Şirvanşahlar devleti Safevi hanedanının savaşı siyâsî ve manevî baskısı ile çöktü ve bu saray etrafında toplanan Fars dilli şairler, dönemin edebiyatında hiç bir iz bırakmadan silindiler. 

XV.- XVI. yüzyılda, Türk dünyasında kültür açısından bir yakınlaşma ve bütünleşme oluştuğu dikkati çeker. Türk hükümdarları biri birleri ile çekişseler de bu hükümdarların memleketlerinde yaşayan Türk şairleri bir manevî birlik havası oluşturmaya çaba gösteriyorlardı. Mesela, Güney Azerbaycan'da, Serab kasabasında doğan, Şah Kasım Envar; Orta Asya'ya göçerek burada hem büyük şair, hem de tarikat mürşidi gibi tanınmış, onun takipçileri arasında Emir Tiymur'un torunu Mirze Uluğbey bile bulunmuştur. 1488' de Sultan Hüseyin Baykara'nın veziri Emir Ali Şir Nevai'nin Azerbaycanlı şairin mezarı üzerine türbe yaptırması, sözünü ettiğimiz manevî birliğin bir simgesi gibidir. XVI. yy. Azerbaycan şairlerinin faydalandıkları en büyük edebî örneklerden biri de Orta Asya Türk şiirinin ünlü üstadı Nevai'nin eserleri idi. Nevai şiiri yalnız bedii özellikleri ve konusu açısından değil, dil özellikleri açısından da Azerbaycan şairlerini etkilemişti. Mesela, kendini Nevai ile kıyaslayan ve Sultan Hüseyin Baykara gibi şiire, sanata değer veren bir koruyucu bulamadığı için adını dünyaya duyuramadığını söyleyen Kişveri, eski Özbek-Çağatay Türkçesinin kelime ve terkiplerini de bol bol kullanıyordu: 

Kişveri şiiri Nevai şiirinden eskik imes,

Bextine düşseydi bir Sultan Hüseyni Baykara. 

Sanatta bu manevî birlik havasını geliştiren, siyasette ise zayıflatan şair-hükümdar Şah İsmayıl Hataî (1586-1624) Azerbaycan Türkçesini bir devlet diline, hatta uluslararası diplomatik münasebet diline çevirdi. O, Akkoyunlu ve Şirvanşahlar devletinin varlıklarına son vererek Azerbaycan'ın kuzeyi ile güneyini birleştirdi ve 1502' de, onaltı yaşında iken Tebriz'de, kurucusu olduğu Savefiler Devleti'nin başına geçti. Bundan sonra genç şahın İran, Irak ve Orta Asya üzerine zefer yürüşleri başlar. Ama 1514' te, Şah İsmayil Çaldıran'da kendisi gibi şair-hükümdar Sultan Selim'e yenilir ve bundan sonra savaşlardan uzaklaşır, hayatının geri kalan on yılını bütünüyle sanata, ülkesinde kültürün ve sanatın gelişmesine verir. Diğer hükümdar-şairler gibi Hatai de bazen şiiri kendi siyâsî fikirlerinin niyetlerinin ifadesi için kullanmaktan geri kalmamıştır. Onun şiirlerinin mühim bir kısmı Hatai'nin hakimiyeti döneminde Azerbaycan ve İran'da siyâsî ideolojiye çevrilen şiiliğin tebliğine ve terennümüne hasredilmiştir. 

Hatai kısa ömür sürmesine, bir devlet adamı ve başbuğ olmasına rağmen, kendinden sonra zengin bir edebî miras bırakmıştır. Hem aruz, hem hece vezninde eserler yazmıştır. Çok sayıda gazel, tuyuğ vs. eserleri ile birlikte özgün üslûbu ile tanınan "Dehname" adlı mesnevinin müellifi olarak tatanınmaktadır. Hatai'nin şiirlerinde onu farklı görüş noktalarından müşahede etmek mümkündür. Bu şiirlerin bir kısmında o, yenilmez bir savaşçıdır, bir kısmında bilge bir tarikat şeyhidir, bir kısmında ise, kalbi sevgi ateşi ile dolu bir aşıktır. Ama her zaman samîmidir, her zaman inançlıdır, her zaman içten gelen duygu ve düşüncelerini anlatır. Hatai'nin şiirlerinden insanın manevî özgürlüğü ön plandadır. Dünyaya bakışı açısından Hatai panteizm felsefi anlayışına taraftar görülür. Nesimi ve Hellac-ı Mansur'un fikirlerini devam ettirir. Hatai'nin gerek aruz vezninde yazdığı gazellerinde, gerekse halk şiiri üslubundaki eserlerinde kullandığı Azerbaycan Türkçesi günümüz okurları için de tam anlaşılır, halk ağzından alınmış bir dildir. 

Şüphesiz, orta çağ Azerbaycan edebiyatının ve bütün Türk şiirinin en büyük ve ulaşılamaz sanat zirvesi, bütün devirlerin ve bütün halkların benzersiz sevgi şairi Muhammed Fuzûlî'dir. 1494 'de Kerbela'da doğan, 1556' da, şiirlerinde "Kutsal Toprak" diye adlandırdığı Kerbela'da Hakk'ın rahmetine kovuşan Fuzûlî, Türk şiirinin tarihinde en büyük edebî mektebin kurucusu, beş yüz seneden beri yaşamakta olan edebî geleneklerin yaratıcısıdır. "Fars lafzı" ile güzel şiirlerin çokluğunu, "Türk lafzı" ile nezm-i nazik yaratmanın zorluklarını söyleyen şair, Türkçenin güzelliklerini ortaya çıkarmak, şiirde onu Fars dili ile rekabet edebilecek bir duruma getirmek vazifesini üstlenmiş ve bu amacına ulaşmıştır. Fuzûlî, Türk dilini en yüce hakikatleri, en ince psikolojik durumları ifade edebilecek seviyeye yükseltmiş, onu "namerbutluktan" ve "nahamvarlıktan" arındırmış, yalnız "hüner dili" değil, aynı zamanda aşk dili, ülfet dili, güzellik dili olduğunu, ölmez eserleri ile bir daha ispatlamıştır. Fuzûlî, Azerbaycan'a şiirinin sonraki devirlerini ve temsilcilerini o kadar kuvvetli etkilemiştir ki, asırlar boyunca şairler Fuzûlî sözünün sihrinden, cazibesinden uzaklaşamamış, onun bir beyitinin, bir mısrasının yorumlanmasına günler, aylar verilmiş, her gazeline onlarca, belki de yüzlerce nazire yazılmıştır. Fars dilli Azerbaycan şiirinde, klasik örneğini Nizami'nin ortaya koyduğu "Leylâ ve Mecnun" konusunu anadilli edebiyata ilk defa Fuzûlî getirmiş ve kendisinden sonraki "Leyli ve Mecnun"lar için mükemmel bir numune yaratmıştır. Keder, yas, gam, elem şairi gibi tanınan Fuzûlî aynı zamanda insan kalbinin, insan hislerinin en büyük araştırıcısı olarak edebiyat tarihimizde yer almıştır. Fuzûlî hangi konuya, hangi şiir türüne el atmışsa, onun sonraki dönemlerde bir kalıp gibi kullanılabilecek klasik örneklerini yaratmıştır. Türkiye'de Fuzûlî hakkında yazan ilk müelliflerden biri olan Muhammed Celal 1894' te yayınlattığı "Osmanlı Edebiyatı Numuneleri" kitabında büyük söz üstadının yaratıcılığındaki bu yöne dikkat çekerek şöyle yazar: "Bağdat edebiyat gülzarının güzel nağmeli bülbülü olan Fuzûlî, Osmanlı şairlerinden karşısında hiçbir üstad, rehber görmediği halde, edebiyata yeni hayat veren bir sanat yaratmış; hem de bu sanatı, derelerin cuşişinden, rüzgârın iniltisinden, bir tebessümün tesirinden, bir bedevi kızının masum güzelliğinden iktibas eyler. Bu cephede birinci şairimiz mutlaka Fuzûlî'dir." Fuzûlî'nin mükemmel bildiği üç dilde-Türk, Arap ve Fars dillerinde, yarattığı eserler, onu yalnız Türk edebiyatlarının değil, bütün Doğu edebiyatının en büyük simalarından biri, dünya edebiyatındaki hümanizm fikirlerinin, insan severlik duygularının en büyük terennümcülerinden biri yapmıştır. 

Tabii ki, Fuzûlî'den sonra Azerbaycan edebiyatında ana dilinde eserler yaratmak hem kolay, hem de zordu. Kolaydı çünkü, ortada Fuzûlî örnekleri vardı; zordu, çünkü, ortada yine Fuzûlî örnekleri vardı. Fuzûlî'den daha güzel yazmak mümkün olmasa da, dil açısında artık geriye dönüş yolu kapatılmıştı. Fuzûlî'den sonra Türkçenin yayıldığı yerlerde Farsça şiirlerle dikkat çekmek imkansız idi. Azerbaycan şairleri, ilk edebiyat tarihçimiz Firudin Bey Köçerli'nin de üzerinde durduğu bu gerçeğin farkında idiler ki," ...Türk diline revnak veren ve onu har ve haşakdan temizleyip bir göyçek ve sefalı çemene benzeden Fuzûlî olubdur ve bununla Türklerin üste ümumen ve Azerbaycan Türklerinin boynuna böyük minnet qoyubdur". 

Edebiyatın gelişmesi, onun büyük eserler ve büyük isimler yetiştirmesi, aynı zamanda bu edebiyatın yeşerdiği ülkenin sosyal ve siyâsî durumu ile ilgili XVII.- XVIII. asırlarda Azerbaycan'da merkezi devletin zayıflaması, iç savaşlar, Azerbaycan’da siyâsî güç kazanmak için İran'la Osmanlı imparatorluğu arasında süren mücadeleler, edebiyatın gelişmesini de etkilemişti. Bu devirde millî edebiyatın gelişmesinde iki esas çizgi dikkati çekiyordu. Bunlardan birincisi, Fuzûlî etkisi ile doğan klasik şiir üslubu, diğeri ise, halk edebiyatının etkisi ile doğan halk şiiri üslubu idi. XVII.-XVIII. yy. şiirinin başka bir özelliği, halkın tarihi, çağdaş siyâsî ve manevî durumu, yaşam zorlukları, bağımsızlığı ve özgürlüğü uğrundaki mücadelelerine ilişkin sosyal konuların sık sık ele alınması idi. Azerbaycan'da, yalnız bir grubun bedii zevki için hizmet veren saray edebiyatından halk edebiyatına, halkın durumunu ve problemlerinin açıklayan yeni bir edebiyata geçiş dönemi yaşanmakta idi. Tarihî manzumeler, hükümdarlara yazılan kasidelerin, gerçeklikten uzak medhiyelerin yerini almakta idi. Bu manzumelerde, ülkede baş gösteren sosyal-siyâsî olaylar, halkın inandığı, güvendiği ayrı ayrı tarihî şahsiyetlerin faaliyetleri, zamanın gündeme getirdiği problemler vs. mesnevi tarzında tasvir olunuyordu. Bu manzumeler tarihî eserleri tamamlıyor, aynı zamanda bu eserlerde arka planda kalmış olan psikolojik yaşantıları, devrin, değişen olayların getirdiği heyecan ve üzüntüleri açıklıyordu. Tarihî şahsiyetlerde II. Şah İsmayil, Şah Abbas, Nadir Şah, Seki hakimi Hacı Çelebi Han, Hüseyin Müştak Han vb. hakkında, Şakir Şirvani, Ağa Mesih Şirvani, Vidadi vb. şairler tarafından tesirli manzumeler yazılmış ve halk arasında yayılmıştı. Edebiyatta klasik şiir üslûbunun, Fuzûlî mektebinin geleneklerini Mehemmed Emani (1536-1610), Fedai, Mesihi (1575-1655), Saib Tebrizi (1601-1679),Gövsi Tebrisi, Mechur Şirvani vs. gibi şairler devam ettirirdiler. Onların hemen hepsi, iki dilli idiler eserlerini hem Azerbaycan Türkçesi, hem Fars dillerinde yazıyor, ama, ana dillerine daha fazla önem veriyorlardı.

Adları geçen bu şairlerin ve onların diğer çağdaşlarının yaratıcılıklarında lirizm esas yer tutsa da, epik eserlere, mesnevi ve manzum hikayelere de ilginin arttığı müşahede edilmektedir. Mesela, sevgi şiirlerinde Fuzûlî'nin takipçisi olarak tanınan Mehemmed Emani, bu muhabbet şiirlerinin yanısıra, konusunu halkın hayatından, gündelik yaşamından alan "Devesi Ölmüş Karı", "Tiryekçi", "Hatemi Tai ve Karib" gibi manzum hikayeler kaleme almıştır. Tebriz'de doğup, büyüyen Fedai, tahminen 1580 de "Bahtiyarname" adlı eserini tamamlamıştı. İfade edelim ki, Bahtiryarname de "Leyli ve Mecnun" yahut "Hüsrev ve Şirin" gibi klasik Azerbaycan Edebiyatının geleneksel konulandandır. Fedai'den önce Penahi ve Şemseddin Mehemmed gibi Azerbaycan şairleri de aynı isimde eserler yazmışlardı. Fedai'nin özelliği bu konuyu Azerbaycan Türkçesi ile işlemesinde idi. "Bahtiyarname" bir macera hikayesi idi ve Arap şarkında yaygın "Sindbadname"leri hatırlatıyordu. Ama Fedai, bu geleneksel konudan yararlanarak, bu döneme kadar daha çok aşığın ıstıraplarından ve maşuğun zulümlerinden söz açan edebiyata, sıradan adamları, tacirleri, esnafları, denizcileri getirmiş, onların maceralarına dayanarak bir sıra mühim manevî-ahlakî problemler-açgözlülük, tamahkârlık, zenginlik ihtirası, yalancılık, dolandırıcılık gibi menfî sıfatlar hakkında muhakeme ve mülâhazalar yürütmüştür. 

Orta asırlar tezkirecilerinin verdikleri bilgiye göre; edebî mirası yüz bin beyitten fazla olan Mesihi de, lirik şiirleri ile birlikte "Dane ve Dam", "Zenbur ve Esel", "Verga ve Gülşa" gibi menzum roman niteliğinde olan mesnevileri ile tanınmıştır. Evvelki iki mesnevi şimdiye kadar elde edilmemişse de, sonuncu eser, yani "Verga ve Gülşa" Mesihi sanatı hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir. Şark edebiyatında XI. yüzyıldan başlayarak işlenen bu mevzu, Mesihi'nin 1629' da tamamladığı on bin mısralık mesnevide, yeni keyfiyetleri ve farklı cihetleri ile ele alınmıştır. 

XVII yy. Azerbaycan'ının önemli bir şairi, Saib Tebrizi'dir. Hayatı devamlı olarak seyahetlerde geçen bu şair, altı sene Hindistan'da yaşamış ve Fars dilli şiire "Hind sebkini" - "Hind üslubunu" getirmiştir. Hayatının son otuz yılını Safevi hükümdarı II. Şah Abbas'ın sarayında yaşamış ve Melikü'ş-şüara adını taşımıştır. Yüz yirmi bin beyitlik Divan'ın ve şark şairlerinin eserlerinden seçmelerden oluşan Bayaz'ın müellifi olarak tanınan Saib Tebrizi, Fars dilli şiirin Azerbaycan edebiyatındaki son büyük temsilcisi sayılmalıdır. Aynı zamanda araştırmacısı olan Ş. Tebrizi, bu edebiyatı Fars dilli ve anadilli Azerbaycan şiirinin bir köprüsü olmuş, Farsça yazdığı eserlerde Nizami'nin, Türkçe şiirlerinde ise Fuzûlî'nin geleneklerinin takipçisi olmuştur. Azerbaycan'ın güneyinde, millî edebiyata üç meşhur şair bahşetmiş, Gövsiler ailesinden olan ve Saib Tebrizi gibi hayatının bir kısmını Hindistan'da sürdüren Gövsi Tebrizi de Saib'le birlikte iki geleneğin, iki edebî mektebin takipçileri arasındadır. 

Yeni Devir Arifesinde

XVIII. yy. başlangıcından itibaren Azerbaycan, fasılasız savaşlara sahne olmuştu. 1729'da, hükümdarlarının hepsi Türk kökenli olan, kurucusu Şah İsmayil Safevi'nin ölümünden sonra ama Farsçı politika yürüten Safeviler Devleti çöktü. Türklerin Afşar boyundan olan Nadir Şah, İran'ı yeniden kuvvetli bir devlet durumuna getirmeye uğraştıysa da, onun 1747' de öldürülmesi, bu planlarının gerçekleşmesine imkan vermedi. İran'daki saltanat çekişmeleri ve merkezî hükümetin zayıflaması sonunda Azerbaycan, İran egemenliğinden ayrıldı; ancak küçük hanlıklara parçalandı. Ülkenin kuzeyinde ve güneyinde Küba, Derbend, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence Talış, Nahçıvan, Seki, Karadağ, Tebriz hanlıkları, Marağa ve Urmiya malikaneleri, Şemşeddin, Kazak, İlisu sultanlıkları, Car-Balakan İcması gibi devlet sayılamayacak feodal kurum ve kuruluşlar ortaya çıktı. Bu hanlıkların arasında barışı devam ettirmek imkansız idi. Toprak iddiaları ve çeşitli nedenlerle daima birbirlerine saldırdılar. Ülke bütünüyle bir iç kargaşa yaşamakta idi. Yüz yıldan beri Kafkasya'yı işgal etmek, Karadenize ve Boğazlara çıkmak planları ile yaşıyan Rusya İmparatorluğu ise kuvvetlenmekte idi. Kafkasya üç büyük devletin-Osmanlı İmparatorluğu'nun, Rusya'nın ve İran'ın menfaatleri çatışmakta idi. Millî devlet geleneğine sahip olmayan Azerbaycan Hanları ise kendi yakın çıkarlarını esas alarak bu devletlerden birini destekler, hatta Rus orduları ve Gürcü Çarları ile birlikte kendi kardeşlerinin üzerine gitmekten çekinmezler. Azerbaycan'da siyâsî düzenbazların, sahte hanların ve sultanların sayısı artar. Hakimiyet ihtirası ile halkı kana ve ölüme sürükleyenler tarih sahnesinde birbirlerini takip eder. Bu çalkantılı ve karanlık dönemin ıstıraplarını yaşayan şairler eserlerini, artık geleneksel gül-bülbül, aşık-maşuk konusunda değil, gözleri önünde cereyan eden kederli olaylar üzerine yazarlar. Şakir Şirvani ve Ağa Mesih Şirvani gibi şairler, XVIII. yy. başlangıcında Azerbaycan'ın en karışık bölgelerinden birisi olan Şirvan'daki kanlı olayları, gerçek tarihî hadiseleri, iri hacimli mesnevilerinde tasvir ederler. 

Azerbaycan, manevî ve kültürel alanda da İran tesirinden uzaklaşır. Bu gelişme edebiyatta, Halk edebiyatı üslûbunun, halk şiirinin öne çıkması, şiir dilinin temizlenmesi ve saflaşması, edebiyatın daha büyük bir ölçüde halk hayatına girmesi, millî özellikleri ve millî psikolojiyi daha büyük çapta yansıtması ile kendini gösterir. Azerbaycan şairleri ve yazarları yüzlerini, mensub oldukları halka çeviriyorlardı; mitolojik şahların değil, bu halkın tarihini öğrenmek, saray güzellerini değil, gözleri önündeki halk güzellerini terennüm etmek zaruriyetini anlıyorlardı. Edebiyata küçük ölçüde de olsa milliyetçilik duyguları yerleşiyordu ve bu duygular her şeyden önce edebiyatın; dilinin, konularının, kahramanlarının halka yakınlaşmasından, halka kavuşmasından ortaya çıkıyordu. Yazılı edebiyatta böyle bir yakınlaşmanın ilk temsilcileri XVIII. asır şairlerinden Molla Veli Vidadi (1709-1809) ve Molla Penah Vakıf (1717-1797) idi. Birbirine sıkı dostluk bağlan ile bağlı olan bu sanatkarlar, klasik şiirin geleneklerine ve özelliklerine hakim olmalarına, klasik Azerbaycan ve şark şairlerinin eserlerini, Fars ve Arap dillerini mükemmel bilmelerine rağmen, yüzlerini halk edebiyatına çevirdiler. Azerbaycan Halk edebiyatının koşma, geraylı, tecnis vs. gibi türlerini yazılı edebiyata getirdiler. Onlar şiiri yalnız şekil açısından değiştirmekle, halka yakınlaştırmakla yetinmediler, onun konusunu, kahramanlarım da değiştirmeye, yenilemeye çalıştılar. Özellikle de Vakıf, sanatını derinden bildiği ve sevdiği Fuzûlî'nin sihrinden kurtulabildi ve Fuzûlî'den sonraki "edebî zirvesizlik" dönemini sona erdirerek Azerbaycan şiirinin tarihinde yeni bir zirve, yeni bir edebî geleneğin ve şiir mektebinin kurucusu oldu. Vakıf beş yüz seneden beri Arap edebiyatından gelme aruz vezninin sınırlarına kapanıp kalan Türk şiirini, bu sınırlardan çıkardı, millî şiire hece veznini getirdi. Aruzdan uzaklaşma büyük ölçüde Arap ve Fars dillerinin etkisinden, şiirde kendine yer bulan çok sayıda yabancı kelimelerden kurtulmak için de yol açtı. 

Vakıf’ın dil ve biçim açısından yenileşmeye başlayan Azerbaycan edebiyatı tarihindeki başka bir önemli hizmeti, onun canlı insanı, hayattan zevk alan insanı, bütün his ve heyecanları ile edebiyat getirmesidir. Vakıf asırlar boyu keder, elem, hicran, ayrılık, gam, vefasızlık, şikayet, sitem, küskünlük, bedbinlik vs. motifleri üzerinde köklenmiş klasik şiirin karşısına yaşama sevinci, hayat sevgisi ile coşup taşan, hayattan zevk almaya çağıran, iyimser, neşeli bir şiir koydu. Azerbaycan tarihinin karanlık ve kederli bir döneminde yaşayan Vakıf hayatta da, edebiyatta da her zaman ışık aradı ve buldu. Vakıf XVIII. yy. Azerbaycan'ının yalnız edebiyatında değil, siyâsî hayatında da iz bırakmış büyük şahsiyetlerdendir. O, otuz yıla yakın bir zaman, 1747'de Penap Han tarafından kurulmuş olan Karabağ Hanlığı'nın baş vezirliğini yapmıştır. Vakıf, şiirlerinde içerisinde yaşadığı muhitin her yönüyle aksettirmeye çalışmıştır. Hayatının sonuna, doğru, yaşadığı dehşetli olayların etkisi altında şiirlerinde, her zaman reddettiği keder motifleri ağırlık kazanmışsa da, Vakıf Azerbaycan şiirinin tarihine hayat, sevinç ve mutluluğun şairi olarak girmiştir. Şiirlerinin birinde; 

Toy bayramdır bu dünyanın ezabı,

Eqli olan ona getirir tabı,

diyen şair, gerçekten de edebî kişiliği ve yaratıcılığı ile azaplar arasında bir sevgi, bir sevinç, bir inanç yaşatmanın örneğini vermiştir. 

XVIII. asrın ikinci yarısından itibaren edebiyata gelen şairlerin büyük bir kısmı Vakıfın yolundan giderler. Onu kendilerine sanat hocası sayar ve Vakıf koşmaları üslubunda eserler yazarlar. Mehemmed Bey Cavanşir, Aşık Peri, Kasım Bey Zakir, Yehya Bey Dilgem ve onlarca diğer Azerbaycan şairinin eserlerinde yaşatılan bu gelenek XX asır Azerbaycan şiirinde de devam ettirilmektedir. Vakıf orta çağ Azerbaycan şiirinin son büyük klasiğidir. Ama o, sanatının bütün ruhu ile geleceğe istikametlenmiş bir şairdir. Diğer taraftan Vakıf’ın zengin yaratıcılığı ortaçağ ve yeni Azerbaycan edebiyatlarını birleştiren, biri birine bağlayan bir köprü timsalidir. 

Yeni Devir, Yeni Edebiyat

XIX. yüzyılın başlangıcı, aynı zamanda Azerbaycan'da Rus işgalinin başlangıcıdır. Aslında bu işgalin planı yüzyıl önce, sadece Avrupa'ya değil, Doğuya da pencere açmak isteyen Rus imparatoru I. Pyotr'un Türk kaynaklarında denildiği gibi Deli Petro'nun, zamanında çizilmişti. 1722' de Bakü üzerinden yürüyen ve Derbent'e kadar gelen Deli Petro iç ayaklanma nedeni ile geri dönmek zorunda kalmıştı. Hayatının son aylarında vasiyetini yazarak hayalinde yaşattıklarının gerçekleştirilmesini varislerine havale etmiştir. XVIII. yy. ortalarında Osmanlı Devleti'nin evvelki gücünü ve kudretini kaybetmesi, İran'ın iyice zayıflaması Rusya'ya Kafkaslarda daha aktif bir politika yürütmek imkanını verdi. 1783' te Gürcistan Rusya'nın himayesine geçti. Buradan, Rusların yolu artık doğrudan Azerbaycan'a idi. 804' de Rus orduları Gence'yi ele geçirdiler. Rusların, uygun şartlar altında teslim olma teklifini nefretle reddeden Gence Hakimi Cevad Han, kale duvarlarının üzerinde şehit oldu. Gence'nin ardından, aynı yıl Karabağ Hanlığı ve Car-Balaken icması, 1805'te Şamahı Hanlığı, 1806'da Baku, Derbend, Küba hanlıkları Rusya'nın işgaline uğradı. Rusya'ya savaş ilan eden İran, 1813'te mağlup oldu. 12 Ekim 1813'te Karabağ'daki Gülistan köyünde İran'la Rusya arasında imzalanan barış anlaşmasına göre İran; Gence, Karabağ, Seki, Şirvan, Küba, Baku, Talış hanlıkları, Doğu Gürcistan ve Dağıstan'a üzerindeki iddialarından el çektiğini bildirdi. 1826'da İran, İngiltere ve Fransa'nın da tahriki ile yeniden savaşa girdi. Ama bu savaş da İranlıların yenilgisi ile sonuçlandı. Neticede 1828 yılının Türkmençay barış anlaşmasına göre Nahçıvan ve İrevan hanlıkları da Rusya'ya geçti ve böylece Azerbaycan'ın kuzeyinin Rusya İmparatorluğu tarafından işgali tamamlandı. Araz nehri sınır olarak kabul edilmekle, Azerbaycan ikiye bölündü. Yeni topraklara sahip olan Rusya çok geçmeden buradaki hanlık idare sistemine son verdi; Eski hanların yerine Rus subaylarından oluşan komendantlar tayin etti. Birbirinin ardınca geçirilen ıslahatlar, Azerbaycan'ın İmparatorluğun içerisinde eriyip gitmesi, yerli halkın bir Rus tebaasına çevrilmesi amacını gütmekte idi. 

Marksizmin banilerinden biri olarak tanınan F. Engels, K. Marks'a gönderdiği 13 Mayıs 1851 tarihli mektubunda, Rusya'nın doğudaki, özellikle de Kafkasya'daki fetihlerine değinerek şöyle yazar; "Bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen Rusya Şarkla münasebette gerçekten ilerici bir rol oy-nuyor... Rusya'nın hakimiyeti Karadeniz ve Hazar Denizi için Merkezi Asya için, Tatar ve Başkırtlar için medenileştirici rol oynuyor... Bu fikirde bir gerçek payı vardır. Ancak, son dönemlere kadar Engels'in bu fikrine istinad olunurken onun birinci kısmı ("Rusya bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen...) bir kenara atılır, yalnız ikinci kısmı verilirdi. Aslında XIX. yy. evvellerinde bağımsızlıklarını ve özgürlüklerinin kaybederek Rusya'nın işgali altına düşen, Türk boyları, hem imparatorluk politikasının rezillik ve çirkeflerini kendi hayatlarında yaşamış, hem de gerçekten şark ülkeleri ile kıyaslandığında daha ilerici gözüken Rusya'nın medenileştirici etkisini hissetmişlerdi. Daha doğrusu, Rusya bu halklar için, Avrupa kültürüne bir geçit, bir köprü işlevini taşımıştı. 

Rusya işgalinden sonra dağınık, her zaman birbiri ile savaş ve kargaşa durumunda olan Azerbaycan hanlıkları, yalancı bir devletin, işgalci bir imparatorluğun çatısı altında da olsa, birleştiler. Çekişmelere ve iç savaşlara, İran'ın eksilmeyen baskınlarına son verildi. Toprak cihetinden birleştirilen Azerbaycan'da, zaman geçtikçe hanlık döneminin oluşturamadığı birlik duygusunun ilk ışıltıları gözükmeye başladı. Rus idaresinin getirdiği sıkıntılar, kendi topraklarında her adım hak ve hukuklarının çiğnenmesi, imparatorluk siyasetine karşı bir tepki olarak millî ve dinî hisselerin sürekli ayakta tutulmasını sağladı. Artık edebiyat da, edebiyat adamları da uçurulmuş saraylardan, dağıtılmış hanedanladan uzaklaşarak halkın, toplumun arasına girmişti; onunla birlikte yüzüyor, onunla aynı hayatı yaşıyordu. 

Azerbaycan'ın yeni bir döneme girdiği, yeni ekonomik, siyâsî, kültürel ilişkilere koşulduğu XIX. yy. başlarında Azerbaycan edebiyatı birkaç çizgi üzerinde gelişmekte idi. Bunlardan birincisi, edebiyatta klasik sanat geleneklerine, Fuzûlî edebî mektebinin geleneklerine dayanan divan şiiri idi. Divan edebiyatının temsilcileri ülkenin hayatında baş gösteren köklü değişikliklerden habersizmiş gibi geleneksel konularda eserler yazmakta, nazireler uydurmakta idiler. XIX. asrın, bu şiir üslubunda, bu edebî mektep temsilcilerinin yaratıcılığına getirdiği esas yeniliklerden biri, dinî mevzuların daha sık şekilde ele alınması, Tarikat edebiyatının güçlenmesi idi. Mersiye şiiri Azerbaycan'ın gerek kuzeyinde, gerekse güneyinde yaygınlık kazanmış, bu şiirin Raci, Gumri, Dehil-, Şüai, Süpehri, Mirza Hebib Kudsi, Pürgem Bedii, Ahi vs. istidatlı temsilcileri yetişmiştiler. Mersiye şiiri baştan başa şiilik ideolojisinin tebliğine, Şii mukaddeslerinin hayatının tasvirine ve Kerbela olaylarının açıklanmasına hasredilmişti. Azerbaycan'ın Rusya işgali altında olan Kuzey kesiminde mersiye ve tarikat şiirinin yayılmasının, yerli halkın dinî hislerini her zaman ayakta tutmak ve böylece onlara yabancılar karşısında bir direniş gücü ve inancı kazandırmak açısından önemi vardı. Diğer taraftan dinî edebiyat, özellikle de mersiye şiiri, halkın geniş tabakalarına ulaştırılabilen az sayıda edebiyat örneklerinden birincisi ve muhtemelen de sonuncusu idi. 

Millî edebiyatın gelişmesindeki ikinci çizgi Vakıf geleneklerinin ve halk şiiri üslubunun yeni şartlardaki devamı ile ilgili idi. Vakıftan sonra XIX. asrın birinci yarısında onun adı ile ilgili olarak bu edebî cereyan Azerbaycan'ın güneyinde ve kuzeyinde, bütün bölgelerde yaygınlaşmıştı. Yazılı edebiyatta aşık şiiri geleneklerinin yer alması, ilk merhalede, Aşık Edebiyatı'nın halk kitleleri içerisinde bilinir olması ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılması ile ilgili idi. Ama yazılı edebiyat, Şah İsmail Hatai döneminden başlayarak, yalnız aşık şiirinin şeklini, mevzunu kullanmakla sınırlanmamıştı. Eğer böyle olsaydı, o zaman zaten yazılı edebiyatla, aşık şiirinin, Vakıfla Aşık Ali'nin hiçbir farkı olmazdı. Halk şiiri üslubunda güzel, oynak, anlaşılır eserler yazan Zakir, Mehemmed Bey Aşık, Aşık Peri, Mirz Hasan Mirz, Kâzım Ağa Salik, Mücrüm Kerim Vardani, Melikballı Kurban vb. aynı zamanda klasik şiirin tecrübesinden ve kurallarından da faydalanıyorlardı. Onlar kendi eserlerinde iki geleneği bir araya getirip, onun birliğine, sentezine ulaşıyorlardı. Nihayet, yazılı edebiyattaki halk şiiri üslûbu, aşık şiirinden farklı olarak ilmî, tarihî kaynaklara dayanır. Hem çeşitli, hem de ekseri hallerde bilgi ve okumayı gerektiren sosyal, siyâsî ve tarihî konuları ele alıyorlardı. 

Azerbaycan edebî-bedii fikrinin tarihinde XIX. asrın ilk on yılında meydana çıkan üçüncü çizgi ise, tamamıyla yeni, modern, batılı bir edebiyat yaratmak çabaları idi. Edebiyatın, millî özelliklerini korumak şartı ile, konu ve şekil açısından köklü değişikliklere gitmesi kişisel isteklerin, yahut edebî zevklerin eseri değildi; yenileşen devrin zamanın talebi idi. Ama bu yenileşme, edebî ve kültürel bir birikim üzerine gerçekleştirilebilirdi. Bu birikimin elde edilmesi Rus ve Avrupa kültürü ile temasta olmayı, bu kültürleri öğrenmeyi, onları millî şartlara tatbik etmeyi gündeme getiriyordu. 

Şüphesiz, XIX. yy. Azerbaycan edebiyatındaki bu gelişme çizgileri birbirinden ayrılmış, tecrit edilmiş şekilde değildi. Şiirde Fuzûlî mektebinin devamcısı gibi takdim edebileceğimiz Seyid Ebülgasim Nebati aynı zamanda halk şiiri üslubunda yazılmış güzel koşmaların, geraylıların ve tecnislerin müellifi idi. Yahut Vakıf’ın takipçisi ve Vakıf edebî mektebinin XIX. yy.'da en büyük temsilcisi olarak adlandırabileceğimiz Kasım Bey Zakir, mükemmel gazellerin, tercî-i bend ve terkib-i bendlerin, muhammes ve müseddeslerin de müellifi olarak millî edebiyat tarihimize girmiştir. Diğer taraftan, Zakir, Vakıf geleneklerini daha da zenginleştirerek, millî edebiyatta sosyal mazmunlu yergilerin ilk örneklerini yaratmıştır. 

Azerbaycan edebiyatının, öz doğulu dünyasının, doğulu düşüncelerinin içerisinde yaşadığı dönemlerde belki de onun, halkın adına koşmasına, halkın hak ve hukuklarını savunmasına ihtiyaç yoktu. Ama XIX. yy.'da durum kökünden değişmişti. Azerbaycan halkı tamamıyla farklı bir dünyanın, değişken bir düşünce tarzının içerisine girmişti ve burada onun edebiyatının, onun yazarlarının üzerine son derece büyük görev düşüyordu. Bu edebiyat ve onun temsilcileri bir taraftan Azerbaycan Türklerinin kim olduklarını, nereden geldiklerini, hangi tarihî kökene, kültürel birikime, manevî ve ahlâkî kanaatlere sahip olduklarını dış dünyaya anlatmalı, öbür taraftan da, bu dış dünyanın, bu çevrenin ne olduğunu Azerbaycan Türklerine açıklamalı idiler. Tabii ki, gazel ve kasidelerin, bayatı ve koşmaların Azerbaycan edebiyatı için bütün doğallığına ve dogmacılığına, Azerbaycan Türkü için bütün yakınlığına ve anlaşılırlığına rağmen, bu edebî türlerin, daha doğrusu yalnız bu edebî türlerin yardımı ile dünyaya açılmak ve dünyayı kendisi için açmak son derece zor idi. 

İnsanlığın sosyal yükselmenin yeni bir aşamasına kavuştuğu, tek dünya edebiyatının ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, bu problemi millî edebiyatların, özellikle de Şark-İslam Edebiyatları'nın büyük çoğunluğu yaşamakta idi. Tabii ki, Azerbaycan edebiyatı da onların arasında yer almıştı. Hem de, yenileşmenin, kaçınılmazlığını, bu edebiyatın temsilcileri daha erken anlamıştılar. Bu da, daha ziyade Azerbaycan'ın jeopolitik mevkii, onun Türk Dünyası'nın Orta Asya ve Türkiye gibi mühim merkezlerinden yapay bir şekilde ayrılması, Hıristiyan çevresinde kalması ile ilgili idi. Rusya ile daha aktif ilişkiler kuran, Rus diline, Rus eğitimine sahip olan, Rus memurları arasında yer alarak yönetime el koyan Ermeni ve Gürcüler'in tecrübesi, kendi milletine faydalı olmak açısından Azerbaycan Türklerine aynı yoldan gitmeyi telkin ediyordu. 1830' dan sonra Azerbaycan'da yeni tipte, Rus dilinde eğitim veren okulların açılması, Azerbaycan asilzadelerinin Rusya ordusuna alınması vs. Ruslarla Azerbaycan Türkleri arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin hız kazanmasına yol açtı. Rusya üniversitelerinde ilk Azerbaycanlı öğrenciler ve profesörler gözükmeye başlamıştı. Şair ve bilim adamı Mirza Cafer Topçubaşi (1784-1869) Sant Petersburg Üniversitesi'nin profesörü ve kürsü başkanı olarak Azerbaycan, Osmanlı, Fars edebiyatlarının ve dillerinin öğretim ve incelenmesi alanında en otoriteli uzmanlardan biri sayılıyordu. Kazan Üniversitesinin profesörü, Sankt Petersburg Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi'nin kurucusu ve ilk dekanı Mirza Kâzımbey (1802-1870) Rus Şarkiyatçılığının atası olarak ilim tarihine girmişti. Onun ilk defa 1839' da Kazan'da yaymlanan "Türk Dili Grameri" eseri bu sahada Rusya'da ilk örnek idi. Mirza Kâzımbey aynı zamanda Osmanlı edebiyatı klasiklerine dair bir sıra ilgi çekici incelemelerin, Osmanlı tarihî üzerine araştırmaların müellifi idi. 

XIX. yy. başlarında edebiyata gelen Abbaskulu Ağa Bakıhanov Kudsi (1794-1847), İsmayılbey Kutkaşmlı (1806-1861) gibi Azerbaycan yazarları, hem anadilli edebiyatın geleneğini, hem de Rus ve Avrupa edebiyatının tarihini ve esas gelişme çizgilerini mükemmel biliyorlardı. Bakıhanov son Baku hanı II. Mirze Mehemmed'in, İsmayılbey Kutkaşmlı ise İlisu sultanı Nasrullah Sultan'ın oğlu idi. Her ikisi de Rus ordusunda hizmet etmiş, birincisi Albay, ikincisi ise General rütbesine yükselmişti. Ama ikisi de hayatlarının sonunda bundan pişman olmuş, Hacca giderek tövbe etmişlerdi. Abbaskulu Ağa Mekke yolculuğu sırasında ölmüş ve ziyaretine gittiği kutsal topraklarda defnolunmuştu. 

Yaratıcılık alanının genişliği açısından Bakıhanov, XVIII. yüzyıl Fransız ansiklopedistleri ile kıyaslanabilir. O, şair ve yazar, tarihçi, dilci, coğrafyacı ve filozof idi. Rusya'da Fars dilinin ilk gramerini yazmış, Azerbaycan tarihî üzerine "Gülüstan-i İrem" adlı bugün de önemini yitirmeyen bir eser kaleme almıştı. Bakıhanov'un felsefeye, astronomiye vs. hasrolunmuş eserleri, onun geniş bilgi dairesi, yenilikçi ve çağdaş düşüncesi hakkında fikir vermektedir. Bilimsel araştırmalarında Bakıhanov Kuran-ı Kerim ayetleri ile çağdaş ilmî bilgileri bir araya getirmeye, bir sıra tarihî, ilmî konuların bu Kutsal Kitap'ta ele alınması fikrini temellendirmeye çaba gösteriyordu. 

Şiirlerini Kudsî mahlası ile yazan Bakıhanov edebî yaratıcılığa, geleneksel bir divan şairi gibi başlamış, ama aradan çok geçmeden edebiyatta gerek biçim gerekse konu açısından modernleşmenin gereğini duyarak gazelcilikten uzaklaşmıştı. Bakıhanov XIX. yy. Azerbaycan edebiyatının ve kültürünün tarihinde "Maarifçilik harekatı" adı ile tanınan harekatın ilk temsilcilerinden ve önderlerinden biri idi. Fransız eğitimcilerinin ardınca, onların Azerbaycan'daki hemfikirleri de, cemiyetteki butun belaların kökünü ilimsizlikte, cahillikte, nadanlıkta görür ve halk arasında eğitimin geniş çapta yayılması ile bir sıra sosyal sıkıntıların, fanatizmin, nadanlığın ortadan kaldırılacağına içten inanıyorlardı. Aralarında, XIX. yy. Azerbaycan edebiyatı'nın Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşmlı, Kasımbey Zakir, Mirza Şefi Vazeh, Mirza Fetheli Ahundov, Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirli gibi tanınmış temsilcilerinin de bulunduğu "maarifçiler" mücadelelerini iki alanda sürdürüyorlardı. Bir taraftan toplum içerisinde eğitimi yaymak, bilgili insan yetiştirmek için, okulların açılmasına, ders kitaplarının yazılmasına, ders programlarının hazırlanmasına katılıyor, öbür taraftan ise, maarifçi bir edebiyat oluşturarak, eserleri vasıtası ile eğitimcilik fikirlerini toplum arasında yayıyorlardı. Onlar eğitim yolu ile halkın gaflet uykusunda uyanacağına, kendi hak ve hukukuna sahip çıkacağına, zulme, istismara, millî ve dinî baskılara karşı mücadele vereceğine inanıyor ve eserlerinde bazen simgelerle bazen de açık şekilde bu fikri açıklıyorlardı. Azerbaycan maarifçileri basit şekilde de olsa, milliyetçilik duygularını uyandırmayı, herkesin kalbinde bir vatan sevgisi doğurmayı kendileri için amaç bilip, bu yoldan, milleti Ruslaştırma politikasına karşı manevî ve aklî tepkiyi hazırlıyorlardı. 

Bakıhanov - Kudsî "Tezhibü'l-Ahlak" (Ahlakın güzelleştirilmesi), "Kitab-i Nesihet", "Gülüstan-i İrem" gibi eserlerinde zengin tarih ve kültür geleneklerine dayanarak yetişmiş millettaşlarını, çağdaş eğitime sahip çıkmak yolu ile cahillikten ve fanatizmden uzaklaşmaya çağırıyordu. İsmayıl Kutkaşınlı Fransız dilinde kaleme aldığı ve 1835' te Varşova'da yayınlattığı Reşidbey ve Seadet Hanım adlı küçük romanındaki, aynı adlı kahramanlarının örneğinde, eğitim görmüş insanın her açıdan eğitimden uzak kalmış insandan üstünlüğünü, avantajlarını gösteriyordu. Kasımbey Zakir (1784-1857) ve Mirza Şefi Vazeh (1792-1852) şiirlerinde Azerbaycan Türklerinin ve bütünüyle Türk-İslam dünyasının yürekler yakıcı durumunu eğitimsizlikle açıklıyor ve kurtuluş yolunu bir an önce okullar açmakta, öğretmenler yetiştirmekte, milleti temsil edecek, her yerde onun hukukunu savunabilecek şahsiyetler yetiştirmekte görünüyorlardı. 

Tabii ki, edebiyatın, sosyal hayatın problemleri ile sıkı şekilde ilgilenmesi, onun hem mazmununu, hem de biçimini ciddi değişikliklere uğrattı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov "Mişkatü'l-Envar" ve "Miratü'l-Camal" eserleri ile maarifçi şiirin ilk örneklerini ortaya koydu. "Kitab-i Esgeriyye" hikayesi ile yeni tipte, çağdaş ve dünyevî mazmunlu, konusu halk hayatından alınmış ilk nesir örneğim vermeye teşebbüs etti. Zakir, şark edebiyatlarının birçoğunda olduğu gibi Azerbaycan edebiyatında da yaygın olan kişisel karakterli hicivlerden, ciddî içtimaî yergiye geçişi, kendi şiirleri ile gerçekleştirdi. Bababey Şakir, Mirza Bakış Nadim, Fazilhan Şeyda, daha sonraki devirlerde ise Seyid Azim Şirvani vb. şairler bu geleneği devam ettirerek XIX. yy. Azerbaycan şiirinde her açıdan maarifçiliği savunan, terakkiyi ve gelişmeyi destekleyen, isyankâr ve mücadeleci ruhu ile seçilen yergici bir mektep oluşturdular. Bu yergilerin asıl tenkit hedefi, Azerbaycan'ı soyup talan eden Rus memurları ve onların yerli işbirlikçileri, cahil mollalar, kendi milletlerinin düşmanı haline getirilmiş millî mankurtlar, köylünün kanını içen toprak sahipleri vb. halka karşı güçler idi. Tabii ki, gazelden, koşmadan yergici şiire geçiş zamanı, yalnız şekil değil, dil, üslub, benzetme ve mukayeseler, kısaca bütün atributlar yenileşmiş, değişmişti. Satirik şiirle divan şiiri arasında artık geçilmesi mümkün olmayan bir ara, mesafe vardı. 

Ama bütün çabalara rağmen XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan şair ve yazarları halâ eski edebiyatın etkisinden tam şekilde kurtulamamıştılar. Edebiyat yine de, cemiyet hayatında baş gösteren ciddî değişikliklerin merkezinde değildi; halkı birleştiren ve seferber eden bir güce çevrilmişti. Sadece, asırlardan beri varlıklarını korumakta olan eski türler, hızla değişen yeninin bütün yönlerini aksettirmekten aciz idi. Devrin yeni mazmunu ile millî edebiyatın eski biçimleri arasında bir barışmazlık, uyuşmazlık ortaya çıkmıştı. Azerbaycan Maarifçi edebiyatının ilk temsilcileri ve XIX. yüzyılın birinci yarısındaki edebi-bedii fikrin sürükleyici temsilcileri olan Abbaskulu Ağa Bakıhanov, Kutkaşmlı, Zakir, Mirza Şefi Vazeh, Nebati vb. bu gerçeği hissetseler de, yeni, modern edebiyatın yalnız temel taşlarını koyabilmiştiler. 

Azerbaycan edebiyatını yenileştiren, onu mazmun ve tür açısından zenginleştiren, Avrupa edebiyatının gelenekleri, şekil ve formalarını cesaretle millî edebî zemine tatbik eden ilk yazar Mirza Feteli Ahundov (1812-1878) oldu. Eski tip okulda-mollahanede eğitim gören ve gelecekte bir din adamı olmayı hedefleyen Ahundov büyük ve çağdaş muallimi Mirza Şefi Vazeh'in teşviki üzerine, bu fikrinden vazgeçmiş ve Tiflis'e giderek doğu dilleri tercümanı olarak devlet hizmetine girmişti. Kafkasya'nın aynı zamanında kültür merkezi niteliğinde olan Tiflis'te geçirdiği yıllar onun fikri gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştı. 1837' de, Puşkin'in ölümüne "Şark Poeması" adlı ilk kasidesini Fars dilinde yazmış ve kendisi Rus diline çevirerek Moskova dergilerinde yayınlatmıştı. Bu eser ilgi ile karşılanmıştı. Ancak, tuttuğu yolun millî edebiyat yolu olmadığını anlamış ve "Bugün milletin menfaatleri için faydalı olan roman ve dramadır" kanaatine gelmişti. Bu kanaatin tesiri ile de 1850-1855 yılları arasında adını bütün dünyada duyuran altı komedisini yazmıştı. Mirza Feteli Ahundov bütün Müslüman şarkında drama türünün ilk örneklerini ortaya koymuş ve mensup olduğu halkın edebiyatında yeni edebî mektebin kurucusu olarak tarihe geçmişti. 

Ahundov'u dramaturjiye, hem de onun sırf komedi türüne sevk eden şeyler nelerdir? Önce, söylemek gerekiyor ki, Mirza Feteli, edebiyatın karşısına ciddî talepler koyan, onun halkın ve cemiyetin en önemli sorunlarını gündeme getirmesini isteyen bir sanatkâr idi. Ahundov'un nazarında çağdaş hayatın dışında toplumun, halkın menfaatlari ile ilgili olmayan edebiyatın hiç bir değeri yoktur. Bu açıdan o, geleneksel şiirin, klasik Divan edebiyatının tam bir inkarcısı gibi tanınmakta idi. Hatta inkarcı düşüncelerinde o kadar ileri gitmişti ki, büyük Fuzûlî de onun nazarında bir "Üstad-ı nazm" idi. Tabii ki, böyle değerlendirmede bir aşırılık vardı. Ama bu aşırılık, her şeyden önce Ahundov'un edebiyatı halka yakınlaştırmak, onu halk hayatının tercümanı haline getirmek isteğinden kaynaklanıyordu. Diğer taraftan, o, tenkidin değerine inanırdı. Ahundov Şark edebiyatı tarihini iyi bilirdi. Bu açıdan da, yüzlerce değerli örneği ortada bulunan Şark didaktik edebiyatının, nasihatçi şiirin, hiçbir şeyi değiştirmediğini görüyordu. Bu yüzden de o, mizah yolu ile, gülmekle, eleştirmekle, ayıpları göstermekle ıslah etmek yolunu daha makbul sayıyordu. Büyük yazarın millî edebiyat tarihinde tamamen yeni bir geleneğin başlangıcı olan "Komedi" türüne müracaatı da bununla ilgili idi. 

Bu yeni edebî türün ilk örneklerini verirken Mirze Feteli Ahundov halk tiyatrosu tecrübesinden, Rus ve Avrupa yazarlarının eserlerinden faydalanmıştı. İlk komedisi olan "Ser-güzeşt-i Molla İbrahim Halil Kimyager" müellifin; kuvvetli dramaturji kabiliyetini, tip yaratmak başarısını, kaleminin yakıcı, ama aynı zamanda da şifa verici kudretim tam olarak ortaya koydu. Bu eserde Ahundov, uzun asırlardan beri doğuda ve batıda dolandırıcılık ederek masum insanları aldatan, "İksir"in yardımı ile demiri yahut bakırı altına çevireceğini söyleyen, sonunda, topladıkları paraları alarak firar eden simyacıların umumileşmiş bir tasvirini vermiştir. Ama, yazar yalnız dolandırıcı kimyacı Molla İbrahim Halil'in fırıldaklarını açıklamakla yetinmemiştir; onun karşısına "Herkesin mesleği onun kendisine iksirdir" şiarı ile yaşayan şair Hacı Nuri'yi çıkarmıştır. Hacı Nuri içerisinde bulunduğu cahil, karanlık muhiti ışıklandırabilecek yegâne kuvvettir. Işıkla zulmetin, akılla nadanlığın bu mücadelesi, Mirze Feteli Ahundov'un diğer komedilerinin de esasını teşkil etmektedir. Yeni hayatın kurucusu olabilecek bu aydın, yenilikçi kuvvetlere, "Hekâyet-i Mösyö Jordon Hekim-i Nebatat ve Derviş Mesteli Şah Cadügün-i Meşhur" komedisindeki Şahbaz Bey, "Vezir-i Han-i Lenkeran" komedisindeki Teymur Ağa vb. dahildir. Onlar, içerisinde yaşadıkları dünyanın ve münasebetlerin değişmesi gereğini anlayan, dünyaya açılmak, dünyayı tanımak ve aynı zamanda kendi halkını, milletini de dünyaya tanıtmak düşüncesi ile yaşıyorlar. 

Mirze Feteli Ahundov hakkında ilk ciddî incelemelerden birinin müellifi olarak tanınan Feridunbey Köçerli, onun komedilerini XIX. asrın ikinci yarısındaki Azerbaycan hayatının ansiklopedisi olarak adlandırmıştı. Bu gerçekten de böyle idi. Çağdaş hayatın hemen hemen bütün insan tipleri ve sorunları bu komedilere yansımıştı. Bunlarda, hiçbir meslek sahibi olmadan gününü hırsızlık ve haydutlukla geçiren beylere, çoluk çocuğunu aç bırakarak para biriktiren cimri tacirlere, yalancı hakimlere ve avukatlara, yönetimi ile halkın basma daha büyük belalar getiren hanlara, rüşvetçi ve işleri süründürmeci Rus memurlarına, her cihetten Ruslar'a yaranan Ermeni tiplerine, temiz kalpli, ama eğitimsiz, cahil ev hanımlarına, dolandırıcı derviş ve mollalara, sahtekâr iş adamlarına, kısaca, eserlerin yazıldığı dönemdeki Azerbaycan toplumunun hemen bütün karakterlerine tesadüf olunmaktadır. Ahundov'un komedilerinde cemiyetin en karanlık noktalarına ışık tutulmuş, halkın hayatı bir aynadaki gibi gösterilmiştir. Bu komediler sadece insan tipleri ve karakterler açısından değil, zaman ve mekân açısından da bütün Azerbaycan'ı, onun farklı yörelerinin geçimini, feodal hayatını kapsamakta idi. Ahundov'un çocukluk yılları Güney Azerbaycan'da, ilk gençlik devri Kuzey Azerbaycan'da geçmişti. Komedilerin yazıldığı devri ve sonraki hayatını Tiflis'te geçirmesine rağmen o, mensup olduğu halkı güzel tanıyordu. Ahondov derin gözlem gücüne sahip bir sanatkâr idi. Bu hassas müşahedecilik de ona eserlerinde son derece tipik-hayattakine benzer insan suretleri tasvir etme imkanı veriyordu. Yine de Feridunbey Köçerli, yazarın klasik komedisi sayılan "Hacı Kara"daki aynı adlı kahramanın tasvirindeki dakikliği ve hayati çizgilerin bolluğunu vurgulayarak şöyle yazar: "Hacı Kara bir sayaq doğru ve düzgün yazılıbdır ki, bu merd-i hesisin ehvalı, ehlaq ve etvaq bir növ terif olunubdur ki, güya merhum Mirze Feteli bütün ömrünü mezkûr Hacı ile bir yerde keçiribdir ve onun üreyinde olan fikirlerini, her bir cüz-i hereket ve reftarını, edeb ve ehlaqını lazımınca öyrenibdir." 

Mirze Feteli Ahundov bir edebî yaratıcılık üslûbu olarak romantizmin her zaman üstün yer tuttuğu Azerbaycan edebiyatına gerçekçiliği getiren ilk yazar idi. Müellifin bu realizmi onun eserlerindeki tiplerin, tasvirlerin canlılığından tutun, diline, üslûbuna kadar her noktada belli olmaktadır. Sanata son derece ciddî ölçülerle yaklaşan Ahundov komedilerinde asla zahirî efekt doğuran hareketlere, yersiz ve manasız gülüşe, bayağılığa, ahlakî ölçülerin dışında konuşma ve davranışlara, gerçekliği bozan uydurmalara, sun'îliğe vs. yer vermemiştir. O, gündelik hayattan alınmış sade, basit mevzulara müracaat etmiş, her şeyi doğru, tabiî ve aslına uygun bir şekilde canlandırmaya niyetli olmuştur. Ama bu sadelik, basitlik arkasında yazar, devrinin ciddî sosyal ve manevî-ahlakî, hatta siyasî sorunlarını gündeme getirmeyi başarmıştır. Bu açıdan da, büyük takipçisi Celil Memmedkuluzâde'nin de söylediği gibi, Ahundov'un komedilerinde dokunulan mevzuların ve problemlerin ekseriyetinden "kan kokusu" geliyordu. 

Ahundov'un komedileri Azerbaycan Millî Sahne Edebiyatının temelini oluşturdu. Azerbaycan Tiyatro Edebiyatı bu sağlam temel üzerinde yükseldi. Yazarın dram yaratıcılığı Kafkasya-Orta Asya ve Yakın Şark ülkelerinin edebiyatları için de bir örnek niteliğinde oldu. İlk Osmanlı ve İran sahne eserleri Ahundov'un komedilerinden sonra meydana geldi. Nihayet, bu komediler Azerbaycan Millî Tiyatrosu'nun teşekkülü, Azerbaycan Türkleri arasında çağdaş tiyatro sanatının yayılması için edebî malzeme rolünü oynadı. 

XIX. yy. Azerbaycan edebiyatının bütün sahaları, hemen hemen edebî türleri şu veya bu şekilde Ahundov etkisinde kalmıştır. O, bütün bir edebî döneme kendi mühürünü vuran sanatkâr olarak sanat ve edebiyat tarihine girmiştir. Mirze Feteli Ahundov yalnız millî sahne edebiyatının değil aynı zamanda edebî tenkidin ünlü filozofu ve şarkiyatçı âlimdir. Onun ilk defa 1857'de yayınlanan "Aldanmış Kevakib" romanı Azerbaycan edebiyatı tarihinde ilk Avrupa ölçülerine uygun nesir örneği idi. Konusu, tarihten, II. Şah Abbas'ın tarihçisi İskender Münşi'nin "Alemaray-i Abbasi" kitabından alınan bu eserinde Mirze Feteli Ahundov bugün de çağdaş hayatta ve siyaset dünyasında önemini yitirmeyen bir problemi, hükümdar ve halk ilişkilerini hükümdarın halk karşısındaki sorumluluğu meselesini gündeme getirmişti. Komedilerindeki tenkidî ruh, mizah ve yergi unsurları bu eserde de büyük çapta yer almıştır. "Aldanmış Kevakib"in dili müellifin komedilerinin dili kadar açık ve anlaşılır olmasa da, o, Azerbaycan nesir dilinin ve üslûbunun tarihinde ileriye doğru atılmış adım olarak değerlendirilebilir. 

Mirze Feteli Ahundov XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı tarihinde yeni edebî tenkitin de esasını koyanlardan biri ve birincisi idi. Bu manada onun edebî tenkidî görüşleri, estetik- millî bakışı fikrin sonraki gelişmesini olumlu bir şekilde etkilemiştir. Ahundov'un tenkit dalındaki mirası onun dünya edebiyatının tercümesine sahip olduğunu ve bu tecrübeyi millî zemine tatbik etmeyi başardığını gösteriyor. Tenkitçi Ahundov, yalnız şeklinin yahut yalnız mazmununun, konusunun mükemmel olmasını, bir eserin mükemmelliği için yeterli bulmaz. Bu iki amilin bir araya getirildiği eser mükemmel bir bedii eseri olarak kabul edilebilir. 

Eğer XII. yy. Azerbaycan edebiyatında Nizamî, XVI. yy. Fuzûlî, XVIII. yy. Vaqıf asrı olarak adlandırılırsa, XIX. yy. da hiç şüphesiz, Mirze Feteli Ahundov asrı idi. O sanatının gücü ile edebiyatın akışını değiştirmiş, onu günün gerçeklerine ve halka doğru yönelmişti. Hayatta olduğu dönemde, Mirze Feteli'nin ardılları, onun başlattığı işin takipçileri yetişmişti. Yazarın dram eserleri 1850-1853'te onun kendi tercümeleri ile Tiflis'te ve Petersburg'da Rus tiyatrolarında oynanmıştı. 1873'te ise, "Hacı Kara" komedisi manevî şakirdleri olarak adlandırılabilecek Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirov ve Esgerağa Gorani tarafından Bakü'de gösterilmişti. Bu, aynı zamanda Azerbaycan millî tiyatrosunun doğuş günüydü. 

Ahundov'un dram eserleri XIX.yy. sonlarına doğru Rus dilinden başka Alman, İngiliz, Fransız, Fars, Gürcü vs. dillerine tercüme edilmişti. Canlı Şark dillerinin öğretildiği Avrupa üniversitelerinde bu komedilerden Azerbaycan Türkçesinin el kitabı gibi istifade edilmiştir. İlk Azerbaycan dram yazarının özgün yaratıcılığından söz açan Rus ve Batı müellifleri onu ittifakla "Müslüman Molier'i" olarak adlandırıyorlardı. Tabii ki, Ahundov'un şahsiyetinin ve yaratıcılığının en büyük faydası ve etkisi onun mensub olduğu halkın edebiyatı üzerine idi. Ahundov'un hayatta olduğu dönemde, Azerbaycan'ın güneyinde yaşayan Mirza Ağa Tebrîzî onun tesiri ile dört komedi yazmış ve onları inceleyerek değerlendirmek için Ahundov'a göndermişti. Güney Azerbaycan edebiyatının Mirze Ebdürrahim Talibov ve Zeynelabidin Merağayî gibi tanınmış isimleri de edebî hayata doğrudan doğruya Ahundov komedilerinin, onun meşhur "Aldaranış Kevakib" romanının ve "Kemalüddövle Mektubları" felsefî eserinin etkisi altında başlamış ve ortaya koydukları eserlerinde Azerbaycan'ın bu ilk gerçekçi yazarının fikirlerini devam ettirmişlerdi. 

Kuzey Azerbaycan edebiyatının tarihinde XIX. yüzyılın ikinci yarısı, tam bir sahne edebiyatı olmuştu. Ahundov'dan sonra Reşitbey Efendiyev, Necefbey Vezirov, Abdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Sultan Mecid Ganizâde, Esgerağa Gorani vb. yazarlar birbirinin ardınca, çağdaş hayatı, onun gerçeklerini anlatan eserler yazmışlardı. Mirze Feteli Ahundov edebiyata komedi türünü getirmişse, onun takipçilerinden Necefbey Vezirov ilk Azerbaycan faciasının (Müsibet-i Feh-reddin, 1896) Neriman Nerimanov ilk Azerbaycan tarihî dramının (Nadir Şah, 1899) örneklerini vermişlerdi. Böylece, asrın sonuna doğru Azerbaycan'da bütün türleri ile mükemmel bir dram edebiyatı ortaya konulmuştu. Özgün sahne eserlerinin yazılmasının yanısıra dünya edebiyatı klasiklerinin Shekespeare'in, Tolstoy'un vb. dramları da Azerbaycan Türkçesine çevrilmişti. Asrın sonlarında Azerbaycan Millî Tiyatrosu artık kültür hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Azerbaycanlı sanatçılar Kafkasya'nın her yerinde - Baku'de, Tiflis'te, Gence'de, Erivan'da eserler sahneliyorlardı. 

XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Azerbaycan'ın iktisadî hayatında bir kalkınma döneminin yaşanması zengin Baku petrolünün getirdiği ek gelirler, yeni aydınlar neslinin yetişmesi, millî kültür hayatını da etkilemişti. Azerbaycan şehirlerinin birçoğunun dış dünyaya açılması, Rusya ve Avrupa ile ilişkileri sonucunda eğitimi geliştirmek, matbaalar kurmak, gazete ve dergiler yayınlamak, tiyatro binaları yapmak ve müzeler kurmak gibi meselelere ortaya çıkarmıştı. Millî mimarlığın, mûsikînin, ressamlık sanatının canlanması, onların yeni eserler ve adlarla zenginleşmesi de bu dönemine getirdiği bir yenilik idi. Azerbaycan'ın Rusya İmparatorluğu tarafından işgalinden, 1860 yıllarına kadar Tiflis bütün Kafkasya'nın ve Kafkas Türkleri'nin kültür merkezi işlevini yüklenmişti. Bu devirden sonra, artık gelişmekte olan Azerbaycan şehirleri özellikle Baku aynı işlevi üstlenmeye başlamışlardı. 

Azerbaycan edebiyatının Abbaskuluağa Bakıhanov-Kudsi, İsmayılbey Kutkaşmlı- Mirze Şefi Vazeh, Fazilhan Şeyda, Mirze Feteli Ahundov vb. tanınmış temsilcilerinin bütün hayat ve faaliyetleri Tiflis'le sınırlı olmuştu. Bu dönemde yani asrın birinci yarısında Tiflis nüfusunun yüzde otuzunu Azerbaycan Türkleri oluşturmakta idiler. Artık bu devirde Azerbaycan'ın Gence, Şamam, Şuşa, Baku gibi şehirleri millî kültür ha yatının öncüsü olmak işlevini kendi üzerine almak için hazır durumda idiler. Edebî çevrelerin faaliyeti açısından adı geçen şehirlerde ve diğer edebî-tarihî geleneklere sahip bölgelerde bir canlanma yaşanıyordu. Burada şair ve yazarları kendi çevresinde birleştiren- onların diğer yerlerdeki sanat çevreleri ile ilişkilerini sağlayan şiir meclisleri kurulmuştu. Ordubad'daki Encümen-i Şuara, Lenkeran'daki Fevcü'l-Füseha, Şuşa'daki Meclis-i Üns ve Meclis-i Feramuşan, Kuba'daki Gülistan, Gence ve Tiflis'te Divan-i Hikmet, Şamam'daki Beytü's-Sefa, Baku'deki Mecme'ü Şuara gibi edebî meclisler bir kültür ve sanat ocağı, aydınlar ocağı niteliğindeki kurumlar idi. Bu meclislerin yanı sıra XIX.yy. Azerbaycan edebiyatının Seyid Ezim Şirvani, Mirze Nesrullah Bahar, Hurşid Banu Natevan, Fatmahanım Kemine, Mirze İsmayıl Gasir, Mir Möhsün Nevvab, Hacı Ağa Fegir, Mehemmed Tağı Sidki, Abdullabey asi vb. gibi önemli temsilcileri yetişmişlerdi. Edebî meclislerin toplantısında bir taraftan klasik müelliflerin, Nizami, Rumi, Sadi, Hafız, Nesimi, Fuzûlî, Nevai, Baki vb. eserleri öğrenilir, onlara nazireler yazılır, öbür ta raftan da, çağdaş şairlerin eserleri tahlil edilir, tartışılırdı. Tabii ki, bu şiir meclisleri çevresinde toplananların büyük bir kısmı klasik şiir gelenekleri içinde yetişmiş şairler idi. XIX. yy. Azerbaycan edebiyatında, klasik şiir üslûbu devam ettirilirse de, evvelki dönemlerde olduğu gibi artık edebî hayatın esas çizgisini oluşturamadı. Klasik şiirin ve Fuzûlî geleneklerinin Millî Edebiyat tarihindeki son büyük temsilcisi hiç şüphesiz, Seyid Ezim Şirvani (1835-1888) idi. Ama, Şirvani'nin edebî mirasında klasik şiir örnekleri çok olmakla beraber, maarifçi şiire ve mizahî eserlere de önemli yer ayrılmıştı. 

XIX. asrın ortalarından başlayarak bir maarifçilik havası içerisinde nefes alan Azerbaycan edebiyatının temsilcileri de, artık evvelki dönemlerde olduğu gibi mollahâneden yetişme değildirler. Azerbaycan'da mükemmel eğitim görmüş, yalnız doğu dillerini değil, aynı zamanda Rus dilini ve Batı dillerini de bilen devrin siyâsî, sosyal, hukukî gelişmelerinden haberdar olan, yeni tip yazarlar nesli yetişmekte idi. Onların büyük bir kısmı (Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirov, Esgerağa Gorani, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ga-nizade, Abdurrahimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov vb.) Rus okullarından ve üniversitelerinden mezun olsalar da milliyetçilik duygularını, millî örf ve geleneklere bağlılıklarını asla kaybetmemişlerdi. Aksine, millî mensubiyetlerini, millî kimliklerini muhafaza etmek için bu örf ve adetlere, bu geleneklere daha sıkı bağlanmışlardı. Bu yön onların eserlerinde de açık bir şekilde görülmektedir. 

Azerbaycan'da milliyetçilik duygularının terbiyesinde, daha doğrusu bu sahada ilk teşebbüslerde, esası 1875'te konulan millî matbuatın önemli hizmetleri olmuştu. Her halkın matbuatının onun manevî ve kültürel hayatında ne kadar büyük bir rol oynadığını iyi anlayan Rusya Çarlık Hükümeti, uzun zaman Azerbaycan Türklerine kendi matbaalarını kurmaya, kitap ve gazete yayımını gerçekleştirmeye izin vermemişti. Hatta Azerbaycan nüfusunun baştanbaşa Türklerden oluştuğunu bildikleri halde, Kafkasya'da 1829'dan itibaren yayınlanmasına başlanan resmî gazetenin dili olarak Fars dilini seçmişlerdi. Daha sonra 1845'te başyazarlığını bir Ermeni'nin yaptığı Azerbaycan Türkçesi ile bir gazete çıkarmak istemişlerse de, halk tarafından ilgi gösterilmediğinden "Kafkasya'nın bu tarafının haberleri" olarak adlandırılan bu gazete birkaç sayıdan sonra yayınını durdurmak zorunda kalmıştı.

Millî Azerbaycan matbuatının ilk ismi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875'te yayınlanan "Ekinci" gazetesi idi. Kısa bir zaman içerisinde Azerbaycan'daki ilerici edibi kuvvetleri çevresine toplayabilen "Ekinci" mümkün olduğunca, halkm araşma bilgi ve eğitim tohumları serpiyordu. Gazetenin bütün yükünü kendi omuzlarına alan Hasanbey Zerdabi (1842-1907) onun hem sahibi, hem başyazarı, hem yazarı, hem mürettibi ve hatta postacısı idi. "Ekinci" örneği, bir ferdin, halkın kültür hayatını değiştirip, geliştirebilmesinin canlı ifadesi idi. 1877-1878 Rus-Türk savaşında "Ekinçi"nin Osmanlı yanlısı yayın yaptığı bahanesiyle, Rus yönetimi bu ilk Azerbaycan gazetesinin neşrini durdurdu ve XX. yüzyıl başlarına kadar ciddî bir Azerbaycan gazetesinin yayınlanmasına izin vermedi. 

XX. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

Her millî edebiyatın tarihini devirlere ayırırken, genellikle büyük zaman kesimleri belli bir merhale, yahut devir olarak anılır. Bu da doğaldır. Çünkü edebiyatlarındaki büyük eserler ve büyük isimler bazen nice onyıllar, hatta yüzyıllar boyu bile meydana çıkmayabilirler. Buna rağmen, Azerbaycan edebiyatının tarihinde son derece kısa bir zaman kesimi, 1900-1920 yılları arası şimdiye kadarki bütün incelemelerde, araştırmalarda ayrıca bir devir olarak alınmış ve öğrenilmiştir. Hem de "XX. yy. Azerbaycan edebiyatı" adı altında. Tabiî ki, dünyanın hiçbir halkı ve hiçbir edebiyatı için XX. yy. 1920'de bitmemiştir. Ama Azerbaycan edebiyatı için, aynı şekilde eski Sovyetler Birliği'nin terkibine dahil olan diğer millî edebiyatlar için, XX. asrın Mart 1920'de bittiğini ve bunun ardınca, hala daha yeni adı bulunamayan Sovyet edebiyatı'nın başlatıldığını söylemek mümkündür. Edebiyat aynı zamanda bir ideoloji olduğu, bir dünya görüşü ve bakışlar sistemi olduğu için (yahut bu fikrin daha sağlıklı anlaşılabilmesi için Sovyetler Birliği'nin kurulduğu ilk yıllarda, yazarların ve şairlerin, edebiyatı ideolojinin bir parçası haline çevirmeye zorlandıklarını söyleyelim. Tabiî olarak, bir sıra Azerbaycan yazarları için edebî hayat, edebî varlık 1920'de tamamlandı. Bu tarihten sonra onların bir kısmı kendi ilkelerine sadık kalarak aktif edebî hayattan çekildiler, göç ettiler; bir kısmı yeni rejimle işbirliği yolunu tuttu. Ancak, onlara da büyük güven duyulmuyordu. Aradan çok geçmeden, yeni sistemin yetiştirmeleri olan "Proleter yazarları" ile eski edebiyatla yeni edebiyat arasındaki ilişkiler kırılmış, kesilmiş duruma geldi. Bu açıdan çağdaş Azerbaycan edebiyat tarihçiliğinde "XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı" denildiğinde 1900-1920 yılları, "Azerbaycan Sovyet Edebiyatı" denildiğinde ise 1920'den sonraki devrin edebiyatı anlaşılır. 

XX. yüzyılın bu ilk iki onyılı, Azerbaycan'ın edebî-medenî ve sosyal-siyasî hayatında hâdise ve şahsiyetlerle zengin olan mühim bir devirdir. Azerbaycan Türklerinin bir millet olarak oluşmaları, kitlelerin arasında siyâsî fikirlerin ve Milliyetçilik, Türkçülük düşüncelerinin yayılması, millî kültürün bütün sahalarında hızlı bir gelişme dönemi yaşanması, tarih açısından bir an, bir göz kırpımı timsalinde olan bu zaman kesiminde gerçekleşmiş ve yaşanmıştı. Genellikle XX. yüzyıl başlangıcı Doğu için, Türk-İslâm dünyası için Batının, Hristiyan dünyasının baskıları karşısında bir uyanma devri idi. Bu baskının tüm ağırlıklarını yaşayan Azerbaycan da, Çin'den, Japonya'ya başlayıp İran'a ve Afganistan'a kadar yayılan uyanış hareketinin dışında kalmamıştı. 

Rusya İmparatorluğu'nun 1904'te, Rus-Japon savaşında ağır mağlubiyete uğraması ve bunun ardınca ülkede ortaya çıkan karışıklıklar ve Çarlık rejimine karşı ayaklanmalar, İran'ı, Türkiye'yi (Osmanlı İmparatorluğu'nu) bürüyen inkılapçı hareketler, Azerbaycan'da da büyük çalkantılar yaratmıştı. Rusya Çarlık Devleti'nin politikası, İmparatorluk dahilindeki milletleri ve halkları birbirinin üzerine kaldırma ve "Böl ve yönet" politikasını uygulamak çabaları, millî emel ve mefkure etrafında birleşmenin son derece önemli ve gerekli olduğunu gösteriyordu. 

Mirze Feteli Ahundov ve Hasanbey Zerdabi gibi millî duygularla yaşayan aydınların XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işlemeye başladıkları "Maarifçilik ve içtimaî terakki" fikirleri, semeresini XX. yüzyılın başlarında verdi. Millî edebiyatın, millî okulların, yeni aydınlar neslinin mevcut olduğu Azerbaycan, yeni asrın başlangıcında, artık kültürel ve ekonomik açıdan Rus işgalinin ilk döneminde olduğu gibi yalnız ve güçsüz değildir. Bu devirde, Azerbaycan aydınları, özellikle de yazarları arasında en zor durumlarda bile halkı kendi peşinde sürükleyebilecek Ahmet Ağaoğlu, Celil Memmedkuluzâde, Neriman Nerimanov, Memmed Emin Resulzade, Elimerdanbey Topçubaşı, Alibey Hüseyinzade, Üzeyir Hacıbeyli, Ömer Faik Nemanzade vs. gibi edebî şahsiyetler, siyâsî liderler yetişmişlerdi. Onların geniş ve çeşitli edebî-siyâsî faaliyetleri sonucu XX. yy. başlangıçlarında Azerbaycan, Rusya İmparatorluğu'nun bünyesindeki diğer Türk topluluklarına nazaran millî duygu ve düşüncelerin en fazla geliştiği, kültür hayatının canlı tutulduğu bir bölge haline gelmişti. 

XIX. yy. sonu, XX. yy. başlarında Azerbaycan'da millî burjuvazi ve aydınların yetişmesi, onların, milletin geleceği ile ilgili önemli meselelerde fikir ve emel birliğine varmaları, ülkedeki sosyal ve kültürel gelişmeyi temin eden esas âmiller içerisindeydi. 1905'te patlak veren Birinci Rus İhtilâli, İmparatorluğun bünyesindeki diğer halklar gibi Azerbaycan Türklerini de siyâsî hayata daha faal girmeye, bir millet olarak kendi özgürlük ve insani hakları uğrunda mücadele vermeye cesaretlendirdi. Tabiî ki, 1905 yılına kadar İmparatorluğun Türklerin yaşadığı diğer bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan'da da, hiçbir siyâsî parti kurulmadığından ve siyâsî mücadele gelenekleri bulunmadığından, başlatılan hareketin bütün ağırlığı ve sorumluluğu bir grup aydının edebiyat ve sanat adamının üzerinde kalıyordu. Siyasi partilerin olmadığı bir ortamda, Rus şovenizminin, çirkin İmparatorluk politikasının içyüzünü açmanın, halka hakikatleri anlatmanın ve onu gelecek mücadeleler için seferber etmenin yegâne yolu, millî basın, millî edebiyat, okullar ve tiyatro kalıyordu. 

"Ekinci" den sonraki yirmi beş yıl süresince, Azerbaycan Türklerinin millî basın yaratmak yolundaki bütün çabaları Çarlık Hükümetince engellenmiştir. Yalnız 1903'te, Mehemmedağa, Şahtahtlı'nın (1846-1930) başyazarlığı ile "Şark Rus" adlı yarı resmî gazetenin yayımlanmasına izin verildi. İlk sayısında, "...bizim borcumuz heqiqetnevisliktir. Yahşiliği dediyimiz kimi yamanlığı da gizletmeyeceyik. Biz meydana onun üçün çıhdıq ki, halqa doğru söz deyek" vaadini veren gazete, bu vaadi sonuna kadar tutamadıysa da, Celil Memedkuluzade, Ali Nazmi, Ömer Faik Nemamzade gibi yazarlar, XX. yüzyılın bu ilk Azerbaycan gazetesinden fikirlerini açıklamak için bir kürsü gibi faydalanabildiler. 

1905 yılı Haziranından itibaren Alibey Hüseynzade, Turan ve Ahmet Ağaoğlu'nun başyazarlığı ile "Heyat" gazetesi yayına başladı. Azerbaycan'ın petrol zenginlerinden, meşhur hayırsever Hacı Zeynalabidin Tağıyev'in maddî desteği ile neşrolunan bu gazete, millî birlik fikrinin kökleşmesinde, Türkçülüğün ve İslamcılığın tebliğinde, Azerbaycan Türkleri arasında şuurun ve milliyetçilik duygularının doğuşunda büyük rol oynadı. Onun daimî yazarları arasında, "Ekinci" nin kurucusu Hasanbey Zerdabi ve millî ede biyatın aşağı yukarı bütün temsilcileri bulunmakta idi. 

Rus çarı II. Nikola, ihtilalci demokratik güçlerin baskısı altında halka basın, vicdan, söz, yürüyüş vs. özgürlükleri vaad eden 17 Ekim 1905 Manifestosu'nu imzaladıktan sonra, imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan'da sosyal ve siyâsî hayat canlandı. Bu canlılık ilk halinde, millî basında kendini gösterdi. Yalnız millî kültürün değil, bütünüyle Azerbaycan Türklüğünün tarihinde önemli bir merhale oluşturan "Molla Nesreddin", "Füyuzat" dergileri, "İrşad, Terekki, Açıksöz" vs. gibi gazeteler yayına başladı; kadın ve çocuk dergilerinin esası konuldu. Basın, kitlelerin dikkatini ülke içinde ve uluslararası alanda cereyan eden önemli olaylara yöneltip, onların siyâsî düşüncelerini biçimlendirmeye ve katılımlarını arttırmaya çalışıyordu. Matbuat; savunuyor, istibdat ve zulüm karşısında, hürriyeti savunuyor, Rusya İmparatorluğu'nun Ermeniler eli ile gerçekleştirmek isteği yeni "Haçlı yürüşleri" karşısında, Türk-İslam birliğinin ve hayatın tüm alanlarında çağdaşlaşmanın kaçınılmazlığını ileri sürüyordu. 

Matbuat her vasıta ile milletin muhtelif tabakaları arasında millî birlik hissini kuvvetlendirmeye, halkı her açıdan eğitmeye ve onu, yaklaşmakta olan tehlikelerden haberdâr etmeye çaba gösteriyordu. 1905'ten sonra Azerbaycan'da genişlemekte olan millî uyanış, edebî ve kültürel kalkınma Rus Çarizmi'nin dikkatinden kaçmamıştı. Bu millî yükselişin önlenmesi için siyâsî oyunlara ve ihtilaflara el atılmış, Rusya'nın her zaman özel bir koruyuculuk gösterdiği Ermeniler organize edilmiş bir şekilde Azerbaycan Türklerinin üzerine saldırtılmıştır. 1905-1907'de Bakü'de, Tiflis'te, İrevan'da, Gence'de, Şuşa'da, Nahçıvan'da ve Azerbaycan'ın diğer bölgelerinde, Osmanlı İmparatorluğu'nda ulaşamadıkları emellerini Kafkaslar'da gerçekleştirmek üzere Ermeniler'in eli ile kanlı cinayetler işletilmiş, yeni bir soykırım başlatılmıştı. Çarlık Rusyası'nın silahlandırdığı, Taşnaksiyun ve diğer söven partilerin organize ettikleri Ermeni terörü, silah gücüyle Azerbaycan'da tarihî gelişmeyi durdurmaya, kuvvetlenmekte olan milliyetçilik hareketinin önünü almaya can attılarsa da, gerçekleştiremediler. Aksine, acımasız düşman karışısmda zayıf da, olsa, birlik sağlandı; Ermeni çetelerinin karşısına çıkmak için silahlı güce sahip, siyâsî kurumlar kuruldu. 1906'da gazeteci yazar Ahmet Ataoğlu'nun kurduğu "Difai" (Müdafie) partisi böyle kurumların ilki idi. Ermeni şovenizminin iç yüzünün anlaşılmasında, onun Türkiye ve Kafkasya'daki hîlekâr planlarının açığa çıkmasında, Azerbaycan edebiyatının Celil Memmedkuluzade, Ahmet Ağaoğlu, Haşimbey Vezirov, Üzeyir Hacıbeyli, Memmed Seid Ordubadi, Neriman Nerimanov gibi temsilcilerinin şiir ve hikayelerinin, makale ve bildirilerinin büyük tesiri olmuştu. 

Asrın başlarında Azerbaycan'ın sosyal ve kültürel hayatındaki canlanma, yalnız eğitim ve basın çalışmalarının çoğalması ile sınırlanmıyordu. Nicat, Neşr-i Maârif vs. gibi millî cemiyetler de, bir taraftan eğitim ve kültürü yaymaya, öbür taraftan da milletin farklı tabakalarını, zenginle yoksulu, aydınla eğitilmemiş insanı yakalaştırmaya, devrin tanınmış şairlerinden Abdullah Şaik'in de yazdığı gibi, Azerbaycan Türklerinin hepsinin "Bir güneşin zerresi" olması fikrini kitlelere telkin etmeye çalışıyorlardı. Azerbaycan edebiyatını ve halkın kültür hayatını etkileyen başka bir olumlu hadise, kitap yayımlarının artması idi. Bakü'de ve Azerbaycan'ın diğer bölgelerinde onlarla matbaa kurulmuştu. Orucov Kardeşlerin elektirik matbaası tüm Kafkasya'nın en büyük yayımcılık ve neşriyat merkezlerinden birisi idi. Yayınlarda çağdaş yazarların eserleri ile birlikte millî klasiklerin ve dünya edebiyatının önde gelen temsilcilerinin eserleri yayımlanıyordu. Tercüme Edebiyatı'na merak artmıştı. Azerbaycan'da, kökleri, gelenekleri ile halk yaratıcılığına dayanan bir "Çocuk Edebiyatı" meydana çıkmakta idi. 

Kısa bir süre içerisinde kudretli sahne ustaları yetiştiren Azerbaycan Tiyatrosu, halkın eğitim gördüğü ikinci bir mektebe çevrilmişti. Bütün Şark-İslam dünyasında ilk opera yine bu asrın başlarında Azerbaycan'da bestelenmişti. Bu, Üzeyir Hacıbeyli'nin ilk defa 1908 yılının Ocak ayında Bakü'de sahneye konulan ve ünümüzde de millî mûsikî sanatımızın tacı niteliğinde olan, "Leylâ ve Mecnun" operasıydı. Fuzûlî şiiri ile Üzeyirbey mûsikîsinin üstün bir güzellik ve olgunlukla birleştiği bu eser millî kültürü, özellikle de mûsikî kültürünü etkileyen nâdir sanat örneklerinden biri olmuştu. 

Çarlık Rusyasın’ın tüm engellemelerine rağmen Azerbaycan edebiyat ve kültürü millî çizgisinde gelişmesini sürdürüyor ve millete rehberlik ediyordu. Rusya'nın diğer yerlerinde olduğu gibi Azerbaycan'da da rejimden hoşnutsuzluk fazla idi. Baku asrın başlarında imparatorluğu sarsan inkılab hereketlerinin merkezlerinden birine çevrilmişti. Baku, hem burada güçlü mevkileri olan Bolşeviklerin, hem de millî hareketin, özgürlük düşüncesinin merkezi olarak tanınıyordu. Birinci Rus inkılâbının ve 17 Ekim Manifestosu'nun verdiği nisbî hak ve özgürlüklerin çok geçmeden ortadan kaldırılması, demokratik gözükme çabasında olan rejimin, açık şovenizm ve Türk düşmanlığı ile seçilen Stolıpin rejimine çevrilmesi, gazetelerin kapatılması, milliyetçi aydınların takip edilmesi, Bakü'ye, Rusya'daki pantürkizmin ve panislamizmin esas merkezlerinden birisi gibi bakılması ve benzeri baskılar, aynı zamanda tepkiler doğuruyordu.. İmparatorluk esaretinden kurtulmanın yolu, millî birlikte, kendi kökenlerine dönmekte aranıyordu. 1905 yılına kadar imparatorluk memurlarının, yerine ve zamanını göre "Tatar"/'Müslüman", "Fars", "Tuzemets" (yerli anlamında) olarak adlandırdıkları, millî duygularına hakaretle yaklaştıkları Azerbaycan Türkleri, millî varlıklarını fark etmiş, kim olduklarını, hangi kökten kaynaklandıklarını, nereden gelerek nereye vardıklarını anlamışlardı. Şüphesiz, bu tarihî süreçte edebiyatın büyük rolü olmuştu. XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı'nda yeni bir uyanış devrinin başlangıcı oldu. Ancak, sonraki gelişmeler bu uyanışın sonuna kadar yaşanmasına imkân vermedi. 

XX. yy. başlarında Azerbaycan Edebiyatı'nın esas türleri şiir, nesir ve sahne eserleri idi. Başının kuvvetlenmesi, günlük makale ve fıkracılığın daha da gelişmesine yol açmıştır. Millî sahne eserleri şekil açısından zenginleşmiş; vodvil, operet gibi türler meydana çıkmıştı. Edebî türler arasında gerek şekil, gerekse mazmun açısından en fazla değişikliğe uğrayan ise hiç şüphesiz, şiir idi. 

Yüzyılın başlarındaki edebiyat adamları, yazarlar ve şairler esas itibarı ile basının çevresinde toplandıklarından, devrin iki önemli dergisinin, "Molla Nesreddin'in ve Füyûzaf'ın adı ile ilgili onların fikir ve ilkelerine ilişkin edebî mekteplerin varlığından bahsetmek mümkündür. Azerbaycan edebiyatı üzerine son zamanlara kadar yapılan araştırmalarda bu mektepler, bu edebî istikâmetler, şuurlu olarak biribirine karşıt görülmüş; onlardan, barışmaz fikir düşmanları gibi söz edilmiştir. Aslında, gerek Molla Nesreddin edebî mektebi, gerekse Füyûzat edebî mektebi aynı amaç uğrunda mücadele ediyorlardı. Sadece, onların mücedele yolları ve usulleri farklı idi. Sonuçta varmak istedikleri nokta ise, aynı olmasa da, çok yakın idi. Her iki dergi ve onların çevresindeki edebî güçler, mücadelelerle dolu bir dönemde halka kurtuluş yolunu göstermeyi esas amaçları sayıyorlardı. 

"Molla Nesreddin" dergisinin ilk sayısı 7 Nisan 1906'da Tiflis'te neşrolunmuştu. Daha sonra Bakü'de ve Tebriz'de yayımlanan bu dergi, yirmi yıl boyunca millî edebiyatın esas taşıyıcı güçlerini kendi çevresine toplamış, dil ve üslûp açısından yeni mîzâhî aynı zamanda mücadeleci eserler onun sayfalarında yer almıştı. "Molla Nesreddin"in başyazarı Celil Memmedkuluzade (1869-1932) dünya edebiyatı tarihinde nadir bulunan mîzah ustalarından idi. O da büyük selefî Mirze Feteli Ahundov gibi gülüşün tedavi edici, şifa verici gücüne inanıyordu. Bu açıdan da, mîzâhî bir dergi yayımlayarak vatanın ufkunu sarmış kötülük ve yaramazlıklara karşı mücadele bayrağını kaldırmıştı. Edebiyata bir öykü yazarı gibi giren Celil Memmedkuluzade, ilk eserlerinden biri olan "Danabaş Kendinin Ehvatları"adlı küçük romanı ile tamamen yeni bir nesir geleceğinin esaslarını koymuştu. Onun "Ölüler", "Anamın Kitabı", "Deli Yığıncağı", "Kamança" vs. gibi dram eserleri çağdaş Azerbaycan hayatının en acılı problemleri üzerine ışık tutmuş, hikayeleri ile Azerbaycan hayatında mevcut olan insan tiplerinin tam bir galerisini yaratmıştı. Türk dünyasının büyük gülüş ve mizah ustası Molla Nesreddin'in (Nesreddin Hoca) adını taşıyan dergide, onun yüzlerce fıkrası yayımlanmıştı. Bu fıkralarda, maîşet me selelerinden tutulmuş uluslararası problemlere kadar çok farklı konular ele alınmış, bazen sert, öl dürücü, bazen de alay edici mîzah yolu ile Azerbaycan Türklerinin, Türkiye'nin, iran'ın, İslam dünyasının çeşitli sorunlarına cevap aranmıştır. Derginin başyazarı defalarca ölümle tehdit edilmiş, mahkemeye verilmiş, takip olunmuş, ama bütün bunlara rağmen tuttuğu yoldan bir adım bile çekilmemiştir. Celil Memmedkuluzade ve onun kalem dostları büyük bir başarı ile halkın gözünü açmış, ona dost ve düşmanını tanıtmış, hakkını an latmış, yeni ve daha güzel bir hayat için onu mücâdeleye sevketmişlerdi. 

İlk sayısında, "Sizi deyib gelmişem ey menim müslüman kardeşlerim." diye yüzünü halkın sıradan temsilcilerine çeviren dergi, onlara "Türk'ün açık ana dilinde" konuşacağını va'detmiş ve 1932'de Sovyet rejimi tarafından kapatılana kadar, bu va'dine sadık kalmıştı. Hatta dil konusunda Molla Nesreddin'in tam aksi bir tutumda olan "Füyuzat" dergisinin başyazarı Alibey Hüseyinzade Turan 1910'da Türkiye'ye göçmeden önce Tiflis'te, derginin idaresinde onun başyazarım ziyaret etmiş ve şöyle bir îtiraftan çekinmemişti: "Yahşi yazırsınız... Açık yazmayı da bacarmak lazımdır". 

Molla Nesreddin'in nerdeyse her sayısında, bütün istekleri ifade etmeye kadir olan Türk dilini tahrif edenlere, bozanlara, onu lüzumsuz yere yabancı sözlerle dolduranlara karşı bir fıkra, yahut karikatür bulmak mümkündür. Devrin, bütün dikkati çeken sorunları Azerbaycan Türklerinin kendi topraklarında uğradıkları hakaret ve küçültmeler, Rus İmparatorluğu'nun TükMüslüman halklara yönelik hakim milletçilik politikası, fanatizm ve cehalet, kadınların ezilen durumları, İran'da, Osmanlı İmparatorluğu'nda ve diğer doğulu ülkelerde başveren değişiklik ve siyâsî olaylar, aşırı dincilik ve cahil din adamları, köylünün ve işçinin hakkının yenilmesi gibi konular derginin sayfalarında devamlı şekilde, büyük bir keskinlik ve cesaretle aydınlatılıyordu. Selefi Ahundov'un "kan kokusu" gelen meselelerle ilgilendiğini söyleyen Mirze Celil, kendisi Ahundov'un eserlerindeki problemlerden on kat fazla "kan kokusu" gelen sorunları edebî fikrin gündemine getiriyordu. 

"Molla Nesreddin" dergisi ve onun çevresinde ortaya konan edebiyat, gerçekleri ve mücadeleci ruhu ile seçiliyordu. Bu edebiyat çağdaş ruhlu idi, günün problemlerini acıkmayı görev biliyor ve meselelere günün gerçekleri içinde cevap arıyordu. Bu edebiyatın tenkit hedefleri açıktı; bir zamanlar şanına medhiyeler, kasideler yazılan şahları, sultanları, carları zor ve hile ile gasp ettikleri "büyüklük tahtından" çekip yere indiriyor, gerçek yüzlerini halka gösteriyordu. Bu edebiyatın dili açık, anlaşılır ve halka yakın idi. Onun kahramanlarının büyük bir kısmı da, sıradan olan insanlar idi. Bu edebiyat Azerbaycan tenkitçilerinden Ali Nazım'ın güzel bir dille söylediği gibi, Edebiyat Kâbesine ayakları çarıklı Azerbaycan köylüsünü getirmişti. Bu edebiyatta güçlü bir inkarcı ruh vardı, ama o, hakikatlerin tasdikine yönelik bir inkâr idi. Bu edebiyatta kuvvetli bir dağıtıcı güç var idi, ama bu yeniyi kurmak için köhneyi, zamanı, geçmişi yıkmaya yönelik bir dağıtıcılık idi. Bu edebiyatta yakıcı ve yıkıcı bir mizah vardı, ama bu mizah, kötülükleri, yaramazlıkları, halka zıt olanları yakmak ve yıkmak için kullanılıyordu. 

XX. asır Türk şiirine Mirze Elekber Sabir (1862-1911) gibi büyük bir şiir dehasını, yergi ustasını Molla Nesreddin kazandırmıştı. Sabir, alev saçan satırları ile yeni devir Azerbaycan şiirinde gerçek bir inkılap yapmış; eski şiirle arasında geçilmesi imkânsız bir uçurum yaratmıştı. Onun "Hophopname" adı ile tanınan yergi şiirler mecmuası, bütün Türk şiirinin tarihinde bir olay niteliğinde idi ve bugün de yerini, önemini korumaktadır. Sabir Azerbaycan şiirinin yönünü, değiştirdi, onu hayata, gerçekliğe yaklaştırdı, dürüst ve cesur olmayı öğretti. Fuzûlî'den sonra onun gazellerine nazire yazmak devrin şairleri arasında ne kadar yaygın idiyse, Sabir'in mısralarını taklid etmek de XX. yy. başlarındaki Azerbaycan şiiri için benzeri bir durumdu. Bir şair olarak Molla Nesreddin'le birlikte geçen edebî yaratmak devri son derece kısa sürmüş, hepsi altı yıl devam etmişti. Ama bu altı sene onun şiir dehasına yetmişti ve yeni şiir geleneğinin ve yeni edebî mektebin kurucusu olarak hayatta olduğu döneminde de her kes tarafından kabul edilmişti. 

"Molla Nesreddin" dergisinin çevresinde toplanan Abdurrahimbey Hakverideyv (1870-1933), Ali Nazmi (1878,1946), Alikulu Gemküsar (18âO-1919), Memmed Said Ordubadi (1872-1950), Ömer Faik Nemanzade (1883-1937), Bayrameli Abbaszade (1859-1926), Salman Mümtaz (1881-1938) vb. şair ve yazarlar Celil Memmedkuluzâde'nin ve Sabir'in başlattıkları yolu devam ettirirdiler. Ama tek bir fikir cereyanı, ile bağlı olmalarına rağmen, her birinin kendine has yaratıcılığı, üslûbu, hadiselere ve şahsiyetlere bakış tarzı vardı. Mesela, aynı zamanda Petersburg'un iki üniversitesinde eğitim gören, batı ve doğu dillerini bilen, eski Türk kültürüne derinden vâkıf olan Abdurrahimbey Hakverdiyev, gerek tarihî, gerekse çağdaş mevzularda bir dizi değerli eserler vermişti. O, Azerbaycan Sahne Edebiyatı tarihinde ilk sembolik dram eserini yazmış, zengin tarihî kaynaklara duyanan "Ağa Mehemmed Şad Kaçar" dramının ve çoksayıda küçük komedilerin yazarı olarak tanınmıştı. Bedii nesirde de Hakverdiyev, mîzâhi ve ciddî hikâye dalında eser vermiştir. Onun eserlerini dilinin ve üslûbunun güzelliği, açıklığı, edebiyata getirdiği karakterlerin canlılığı ile temayüz eder. 

Molla Nesreddin'in etkisi ile Azerbaycan'da kısa bir süre içerisinde hayli mîzâhi dergi yayınlanmaya başlamıştı. Ancak, bu dergilerin hiç biri "Molla Nesreddin" seviyesine yükselmemişti. 

Edebî hareketin başka bir kanadını da "Füyûzat"edebî dergisi ve bu dergi etrafında toplanan yazarlar oluşturmakta idiler. Ama Molla Nesreddin'le kıyaslandığında, Alibey Hüseyinzade Turan'ın başyazarlığı ile yayınlanan Füyûzat, kısa ömürlü oldu. 1906 yılının sonlarında kurulan dergi, 32 sayı yayımlandıktan sonra 1907 sonlarında kapanmak zorunda kaldı. "Füyûzat" kendisinden önce yayımlanan "Hayat" gazetesi gibi Türkleşmek, İslâmlaşmak, Çağdaşlaşmak fikrini savunuyordu, Türk-İslam dünyasını bir araya gelmeye, dînî ve millî birlik kurmaya çağırıyordu. Füyuzat, ilk sayısında da açıklandığı gibi Türkçü bir mecmua idi ve yüz seneden fazla Rusya İmparatorluğu'nun işgali altında kalmış Azerbaycan'da Türkçülük ve Milliyetçilik fikirlerini yaymak ve Azerbaycan Türklerini kendi geçmişi, tarihî ve kültürü ile tanıştırmayı amaç ve görevlerinden biri ilân etmişti. Derginin esas yaratıcı gücünü İstanbul'da okumuş, Osmanlı tarihî ve kültürüne derinden vâkıf olan Alibey Hüseyinzade, Kırım Türkü Hasan Sabri Ayvazov ve Halit Hürrem Sebribeyzade vb. oluşturmakta idiler. Azerbaycan edebiyatının Hesenbey Zerdabi, Abdulla Saik, Abdulla Sur, Mirze Elekber Sabir, Abbas Sehnet vs. gibi tanınmış simaları da Füyuzat'ta eserlerini yayımlatıyorlardı. Azerbaycan romantik şiirini büyük isimlerinden biri olarak tanınan Mehemmed Hadi (1879-1920) ise bir süre bu dergide çalışmış ve Füyûzat düşüncesinin alevli taraftarlarından biri olmuştu. 

"Füyûzat" edebiyatta, Kafkasya'da Çarlık Rusyası'nın yürüttüğü hakim milletçilik politikasının karışısına Türklük ve İslam ideolojisini çıkarmayı, herkesi bu fikir çevresinde birleştirmeyi öngörüyordu. Derginin ilk sayılarından birinde panislamizm fikir akımının kurucularından sayılan Cemaleddin Afganî'nin aşağıdaki fikrine yer verilmiştir: "İslâm'ın müasir halı, başı İstambul'da karar tutan, bir eli Güney Afrika'ya, diğeri Kırım ve Orenburg'dan, Çin'e kadar uzatılan, ayakları Batı Asya boyunca giden, bütün ezaları ezilmiş ve eybecer hala salınmış neheng haste bir bedene benzetmek olar. Vezife mübahise etmekte değil, parçalanıb tökülmekte olan bu bedene müalice etmek, onu harekete getirmektir". Derginin başyazarı Alibey Hüseynzade de aynı fikri paylaşıyordu. Hem de bütün İslam halklarının bir araya getirilmesinin zorluklarını bilerek, ilk önce dil ve tarih açısından birbirine yakın olan Tük halklarının birliğinin temin edilmesini, Türk dünyası aydınlarının ve siyâsîlerinin üzerine düşen esas görev sayıyordu. Bu fikir tarihine, Turancılık-Panturanizm fikirlerinin kurucusu olarak girmiştir. Turancılık, ülküsü onun dergisinin sayfalarında yayımlanan "Türkler Kimdir ve Kimlerden İbarettir?", "Türk Dilinin Vezifey-i Medeniyyesi", "Nicat Mehebbetdedir", "Siyaset-i Füruset" vs. gibi eserlerinde, tarihî ve nazarî açıdan temellendirilmişti. 

Ancak, Füyuzat'ın takip ettiği dil siyâseti Azerbaycan cemiyetinde ve edebî hayatında hoş karşılanmadı. Özellikle de, "Türk'ün açık ana dilinde" yazanın imkânını parlak bir şekilde ortaya koyan Molla Nesreddin'le, Azerbaycan Türkçesi'nin mükemmel bir edebî dil haline geldiğini kendi eserleri ile ispatlayan Celil Memedkuluzade Sabir, Abdurrahimbey Hakverdiyev, Neriman, Nerimanov, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Üzeyir Hacıbeyli gibi yazarların eserleri ile kıyaslandığında, "Füyuzat"ın kullandığı ve savunduğu dilin halkın kültür tarihinde geriye doğru atılmış bir adım olduğu meydana çıkmıştı. Hüseynzade tabii ki, bu manevî ve siyâsî birliğin gerçekleşme yolunun dil birliğinden geçtiğini çok iyi biliyordu. Bunun için de, asrın başlarında kullanılan Osmanlı edebî dilinin, bütün Türk boylarının kitap ve yazı dili olarak kabul edilmesi fikrini devamlı olarak savunuyordu. Ne var ki, bu zaman İstanbul'unda kullanılan edebî dil Osmanlı yazarlarının ve aydınlarının da, büyük bir kısmını tatmin etmiyordu, Türkiye'nin yüreğini oluşturan Anadolu insanı için ise, bu dil yeterince anlaşılmayan, nerdeyse yabancı bir dil olarak adlandırılacak bir durumda idi. Meselâ, "Molla Nesreddin" dergisi 1908'de yayınlanan 7. sayısında "Müslüman Okumuşları" adlı bir karikatür yayımlamış ve ana dilini unutarak yad, yabancı (Bir tarafta Rus, öbür tarafta Arap-Fars) tesirlere uyarak birbirini anlamayan iki aydının, komik konuşmalarını şöyle anlatmıştı:

"- Cenab-i ali, ne delail-i hökmiyye ile Yurupa mütefennileri enasir-i erbeini bed ez heqiqet gö rürler?

- Meni izvinit ele, men urusca obrazovaniya almışam, tatarski ponimat elemirem". 

"Füyuzat" sayfalarında yayımlanan büyük tarihî gerçekliklere ve güçlü bir inanca dayanan yazılar, böyle çetin ve anlaşılamayan bir dilde kaleme aldığından, sonuç olarak gereken tesir ve yankıyı yapamıyordu. Alibey Hüseynzade'nin ve onun kalem dostalarınm makale ve şiirlerinde yaymaya çalıştıkları fikirleri gerçekleştirecek olan toplum, bu yazıları anlayamıyordu. Bu açıdan da Füyuzat edebiyatı, Molla Nesreddin edebiyatı gibi kitle içerisinde fazla ilgi göremedi. Ama hiç şüphesiz ki, Füyuzat ve onun çevresinde toplanan edebiyatçılar, Azerbaycan edebiyatına bir üslûp yeniliği getirdiler, onun çağdaş dünya edebiyatının tecrübesi ile tanışmasına imkan sağladılar. Genellikle, "Molla Nesreddin" gerçekçi edebiyatın, "Füyuzat" ise romantik edebiyatın gelişmesine, yeni adlar ve eserlerle zenginleşmesine imkân verdi. Ve dil meselesi hariç, bütün diğer meselelerde bu dergilerin ve onların çevresindeki edebî güçlerin hedef ve amaçları keskin şekilde ayrılmıyordu. Yergici bir şair olan Sabir "İstikbalimiz lağlağıdır" diyordu. Romantik bir şair olan Mehemmed Hadi ise onun karşılığında "İstikbalimiz parlaktır" cevabını veriyordu. Ve bu iki büyük şairin eserlerinin adları birbiren tamamen zıt olmasına rağmen, ikisi de mensup oldukları halkın, milletin gerçekten de parlak bir istikbal yaşaması için aynı derecede mücadele ediyorlardı. 

XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı üç esas çizgi üzerinde gelişmekte idi. Bunlardan birincisi Celil Memmedkuluzade, Sabir, Neriman Nerimanov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Ali Nezmi Memmed Seid Ordubadi, Akikulu Gemküsar, Mirze Ali Möcüz gibi isimlerle temsil olunan gerçekçi Demokratik Edebiyat idi. İkincisi, Süleyman Sani Ahundov, Üzeyir Hacıbeyli, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Abdulla Saik, Sultan Mecid Qenizade, Reşidbey Efendiyev, İbrahimbey Musabeyov, Zeynalabdin Marağayi, Mirze Abdurrahim Talıbov gibi isimlerin temsil ettiği gerçekçi Maarifçi Edebiyat idi. Üçüncüsü de, Alibey Hüseyinzade, Mehemmed Hadi, Abbas Sehhet, Abdulla Divanbeyoğlu gibi yazar ve şairlerin oluşturdukları Romantik Edebiyat çizgisi idi. 

XX. asır Azerbaycan edebiyatının ele aldığı konular ve dünya edebiyatı ile, dünya halklarının hayatı ile ilişkileri de bir hayli genişlemişti. Roman bir edebî tür olarak edebiyata yerleşmiş, hayatı genişliği ile kapsamak, dil ve üslûp açısından tecrübe kazanmıştı. Azerbeycan Edebiyatı'nda konusu millî hayattan alınmış eserlerin yanısıra dil ve din açısından ortak noktaların bulunduğu İran ve Türkiye, aynı şekilde Rusya ve Batı ile ilgili romanlar, dramlar meydana çıkmıştı. Böyle bir mevzu genişliği, özellikle romantik üslupta yazan yazarların eserlerinde sürekli olarak dikkati çekmektedir. 

Esası Mirze Feteli Ahundov tarafından konulan edebî tenkit ve bunun yanı sıra edebiyat tarihçiliği de XX. yy. başlarında hızlı bir gelişme dönemi yaşamaya başladı. Azerbaycan edebiyatının ilk büyük tarihçisi Feridunbey Köçerli (1863-1920) Rusça yayınlattığı "Azerbaycan Türklerinin Edebiyatı" (Tiflis, 1903) ve dört ciltlik "Azerbaycan Edebiyatı" eserleri 1900-1920 yılları arasında meydana çıkmıştı. Edebiyat tarihçiliği ile birlikte, Köçerli edebî tenkit sahasında da devamlı çalıştı; çağdaş yazar ve şairlerin eserleri hakkında Rus ve Azerbaycan basınında tanıtma ve eleştiriler yazıyordu. Devrin tanınmış şairlerinden Abbas Sehhet'in de îtiraf ettiği gibi, XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı mümessillerinin üzerinde Feridunbey Köçerli'nin büyük etkisi olmuştu. O, edebiyatın esas dikkatinin hayata, mevcut sosyal ve mânevi meselelere yöneltilmesinde, üslûp ve mevzu açısından çağdaşlaşmasında önemli roy oynamıştı. Köçerli ile birlikte asrın başlarında hayattan çok erken yaşlarında göçen, tenkitçi Abdulla Sur (1883-1912) da geniş edebî fealiyet göstermekte idi. Millî Tiyatro'nun hızlı gelişmesi, ayrıca bir tiyatro tenkitçiliğini doğurmuştu. 

Şüphesiz, asrın başlarındaki Azerbaycan edebiyatının, edebî zevk ve üslûplarının farklığına rağmen Azerbaycan yazarlarının, millî kültür ve halka en büyük hizmetleri, son derece kısa bir zaman kesimi içinde Milliyetçilik, Hürriyet ve Demokrasi fikirlerini yayabilmesi ve halkı, gelecekteki ciddî sınavlara hazırlayabilmesi idi. 

Sınav ve tarihî değişiklikler zamanı ise artık gelmişti. Tarih 300 yıllık Romanovlar sülalesini ve Rusya İmparatorluğu'nu yok olmaya götürmekte idi. Ne, Anayasası ve Parlamentosu (Rusiyada bu Duma adı ile hayata geçirilmişti) olan monarşiye geçiş, ne de millî özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerine, ihtilallere karşı çevrilen sert Stolıpin rejimi, bu kaçınılmaz yok oluşu durduramadı. Rusya'nın 1914'te başlayan Birinci dünya Savaşı'na katılması ise ülkedeki dağılma, çökme sürecini daha da hızlandırdı. 1917 yılının Şubatında Rusya İmparatorluğu çöktü. Rusya'da iki hakimiyetlilik, daha doğrusu hakimiyetsizlik ve anarşi dönemi başladı. Kendilerini halkın ve memleketin yegâne kurtarıca olarak takdim eden Bolşevikler, Rusya'da Burjuva Demokratik Cumhuriyetinin kurulmasını engellediler ve 1917 yılının Kasımında silahlı darbe ile iktidarı ele geçirerek, proletaryanın diktatörlüğünü ilân ettiler. 

İmparatorluğun merkezinde iktidar uğrunda mücedelenin sürdüğü 1917-1920 yılları, millî azınlıklar için de, sözde değil fiilen kendi mukadderatlarını tâyin etme, doğal hak ve hukuklarına kavuşma için mücadele yılları idi. 1917 yılının Mart ayında Kafkasya'nın yönetilmesi için geçici hükümete bağlı olarak "Özel Kafkasya Komiserliği" kuruldu. Komiserliğin bünyesinde Azerbaycan Türkleri, Ermeni ve Gürcülerin birer temsilcileri vardı. Ama millî ve dînî farkların son derece keskin şekilde belirdiği bu üçlü kurum, fiilen yürümedi. 1918 yılı başlarında, yapılan seçimler sonunda "Kafkas Seymi" adını alan yeni hükümet kuruldu. 

Kafkasya'nın üç esas milletin katılması ile kurulan ve konfederatif bir devlet olan Seym de umutları gerçekleştirmedi. Dahilî çekişmeler ve millî zemindeki münakaşalar onun yıkılışını hızlandırdı. 26 Mayıs 1918'de Seym'in gürcü milletvekilleri Kafkasya Konfederasoyonu'ndan ç-karak bağımsız millî devletlerini kurduklarını îlân ettiler. Bir gün sonra, 28 Mayıs'ta, Seym'in otuz üç Azerbaycanlı milletvekili Tiflis'te toplanarak meşhur "Mîsak-ı Milli'yi Azerbaycan halkının İstiklal Beyannamesi'ni kabul ettiler ve bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurulması haberini bütün dünyaya duyurdular. Azerbaycan'ın başkenti Baku, Ermeni ve Bolşevik kuvvetlerin elinde olduğundan, Gence, yeni cumhuriyetin geçici başkenti oldu. Burada ilk hükümet kuruldu, Azerbaycan Millî Ordusu'nun teşkilatlanması için ilk adımlar atıldı; kardeş Türkiye ile diplomatik anlaşmalar yapıldı. 

1918 yılı Eylülünde, Azerbaycan'a yardıma gelen Osmanlı Kafkas Orduları'ının büyük katkısı ile Baku düşmanlardan temizlendi. Azerbaycan Cumhuriyeti, Türk-İslam dünyasının tarihinde ilk cumhuriyet tipli devlet idi ve onun fikir temelini, Azerbaycan yazarlarının ısrarla savundukları Türkleşmek, İslamlaşmak, Çağdaşlaşmak oluşturuyordu. 

Türk dünyasının bu ilk cumhuriyetinin varlığı ancak yirmi üç ay devam etti. Tabii ki, tarih açısından bu, bir göz kırpımıdır. Gayri-Rus milletleri yalan vaadlerle kendi tarafına çeken Bolşevikler, durumlarını nisbeten kuvvetlendirdikten sonra, Rusya İmparatorluğu'nu eski sınırları içerisinde restore etmek girişimlerine başladılar. Yirmi üç aylık bağımsızlık ve özgürlükten sonra Azerbaycan, yeniden İmparatorluğun, ama bu defa kızıl imparatorluğun terkibine dahil edildi. 

Azerbaycan'ın bağımsızlığı çok kısa sürse de, milletin tarihinde, onun edebiyat ve medeniyetinin tarihinde silinmez izler bıraktı. Evvela, bütün dünya Azerbaycan Türklerinin bir millet olarak varlığından ve onların kendi târihî topraklarında özgür, bağımsız, demokratik devletlerini kurmak arzusundan haberdar oldu. Öbür taraftan, Millî Devlet'in teşekkülü Türkçülük ve Milleyetçilik duygularım resmî bir ideoloji durumuna getirdi ve senelerce bu amacm hayata geçmesi uğrunda mücâdele veren edebiyatı büyük çapta etkiledi. 

Azerbaycan'ın şair ve yazarlan, aydınlar tabakası Millî Devlet'in kurulmasını büyük sevinçle karşıladılar. Cumhuriyet'in simgesinde onlar kendi fikirlerinin zaferini görüyorlardı. Bu yüzden de, edebiyat adamlarının büyük bir kısmı Cumhuriyet ilânından sonra asla tereddüt etmeden devletin yanında yer aldılar ve becerebildikleri konularda ellerinden geleni yapmaya başladılar. Tanınmış gazeteci-yazar ve siyâset adamı, uzun yıllar Rus dilinde yayımlanan, ama Azerbaycan Türklerinin hakkını savunan "Kaspi" gazetesinin başyazarlığını yapmış olan Alimerdanbey Topçubaşı Azerbaycan Parlamentosu'nun başkanı idi. Yazar ve besteci Üzeyirbey Hacıbeyli, Cumhuriyetin "Resmî Devlet Gazetesi" olan "Azerbaycan'ın başyazarı olarak faaliyet gösteriyordu. Yazarlardan Abdurrahimbey Hakveridiyev ve Yusuf Vezir Çemenzeminli genç Cumhuriyeti büyükelçi olarak dış ülkelerde temsil ediyorlardı. Mehemmed Hadi, Abdulla Saik Sultan Mecid Çjenizade, Seyid Hüseyin, Eliabbas Müznib, Cafer Cabbarlı, Ümmi Gülsüm gibi şair ve yazarlar da, 1918-1920 arasında kaleme aldıkları eserlerde, kendi devletine, özgürlüğüne ve bağımsızlığına sahip olmanın gururundan söz açıyor, milleti binlerce şehidin kanı pahasına elde edilmiş bu bağımsızlık ve özgürlüğü kendi canlarından aziz tutmaya, korumaya çağırıyorlardı. Edebiyatta vatanperverlik, milliyyetçilik duyguları görülmemiş bir genişlik kazanmıştı. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurucularından Memmed Emin Resulzade'nin de yazdığı gibi, 1918-1920 arasında bütün Azerbaycan'da, kafalarda ve kalplerde bir "Azerbaycan dönemi" yaşanmakta idi. Şüphesiz, bu dönemin gerçekleşmesinde, geniş halk kitlelerinin yüreklerine yol bulmasında, hakkın ve adaletin, özgürlüğün ve hürriyetin, insan ve yurt sevgisinin tercümanı olarak gerçekleşen Azerbaycan edebiyatı'nı da büyük rolü olmuştu. 

Azerbaycan Cumhuriyeti, var olduğu sürece, siyâsî mücadelelerini sürdürmekle birlikte bilim, edebiyat ve kültür sahalarında da ciddî adımlar attı. 1919'da Baku Üniversitesi açıldı. Devlet Tiyatrosu ve Yaşıl Kalemler adlı yazarlar birliği kuruldu. Devlet onlarca Azerbaycanlı genci, yüksek öğrenim için Batı Üniversitelerine gönderdi. Parlamento, Azerbaycan Türkçesini devlet dili ilan etti; alfabe ıslahatı projesi hazırlandı, kadınlara hukuk eşitliği verildi vs. İç ve dış düşmanlarla, Karabağ'daki Ermeni kıyamı ve ülkenin çeşitli bölgelerindeki Ermeni katliamları ile, her tarafa bürüyen dağınıklık, ihtiyaç ve toplumsal eğitimsizlikle uğraştılar. Günbegün artmakta olan Bolşevizm tehlikesi ve bu olumsuz şartlar içinde yeni Azerbaycan Cumhuriyeti'nin genç ve tecrübesiz kurucuları, dünya demokraksisinin tecrübesine ve insan haklarının dokunulmazlığına dayanan bir devlet oluşturmak istiyorlardı. 

Ama, 28 Nisan 1920 Bolşevik darbesi, bütün bu istekleri kaba bir şekilde yarıda bıraktı. Azerbaycan'da tarihin tekeri yetmiş senelik bir devir için olsa da, geriye döndü. 

XX. yüzyılın başlarında Azerbaycan'ın kuzeyinde olduğu gibi güneyinde de özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sürüyordu. 1906-1911 arasında bütün İran'ı saran Meşrutiyet hereketinin başında, Tebriz kahramanı, dünya basınının "Azerbaycan Haribaldisi" olarak adlandırıldığı Settarhan vardı. Güney Azerbaycan Türklerinin bu mücâdelesi, kuzeydeki şair ve yazarların eserlerine geniş ölçüde aksetmişti. Özellikle, Mirze Elekbar Sabir, dostu ve çağdaşı şair Abbas Sehhet'in haklı olarak belirttiği gibi, İran Meşrutiyetine, Güney Azerbaycan'daki Settarhan ayaklanmasına bir ordudan fazla hizmet etmişti. 1918'de Azerbaycan'ın kuzeyi Rusya İmparatorluğu'nun esaretinden kurtularak bağımsızlığına kavuştuğunda, ülkenin güneyinde de Şeyh Mehemmed Hiyabani'nin (1880- 1920) önderliğinde Fars zulüm ve baskısından kurtulmak için mücadele sürüyordu. Hiyabani'nin kurduğu Azadistan Cumuhuriyeti de, Kuzey Azerbaycan'daki gibi kısa ömürlü oldu. Baku Ruslar'ın eline geçtiği gibi Tebriz de, kan gölünde boğularak yeniden Farsların, İran hükümetinin kontrolü al tına alındı. 

Kuzeyden farklı olarak, güneyindeki Azerbaycan edebiyatının çağdaşlaşma, halkla yakınlaşma ve sosyal konuları ele alma bakımından büyük başarılar kazandığını söylemek biraz zordur. Bu da herşeyden önce Güney Azerbaycan edebiyatının da içerisinde bulunduğu İran'ın kültür durumu ile ilgiliydi. Yeni edebî türler batılı fikir ve düşünceler, sadece İran'daki Türk edebiyatına değil Fars edeebiyatına da nüfuz edememişti. Ancak, yine de, "Gülüstan" ve "Türkmençay" barış anlaşmalarından sonra Rusya ve İran arasında ikiye bölünen Azerbaycan'ın güneyinde edebiyatın tam bir durgunluk içine girdiğini söylemek de doğru değildir. XIX. Yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın başlarmda Güney Azerbaycan edebiyatında, Heyran hanım, Nebati, Şükuhi, Halhali, Leli, Serraf, Pürgem, Raci, Mehemmed Hideci, Mirzeli Möcüz, Bayrameli Abbaszade vb. gibi şairler yetişmişti. Eserlerini Fars dilinde yazan Mirze Ağa Tebrîzî, Mirze Abdurrahim Talıbov, Zeynalabdin Marağayi, Seyid Eşref Gilani de Azerbaycan edebiyatının temsilcileri arasında sayılıyordu. Güneyde Şark edebiyatının geleneksel şiir şekilleri-gazel, kaside vs. daha yaygın idi. Ama bununla birlikte, halkın ağır hayatma, problemlerine dikkati çeken bir sıra sembolik eserler, mesnevi ve destanlar da ortaya konulmuştu. Güneydeki edebiyatta dînî konular daha ağırlıkta idi. XIX. yy. sonu ile XX. yy. başlarındaki tanınmış mersiye şairlerinin büyük bir kısmı, bu bölgede yetişmişti. 

Güney Azerbaycan edebiyatı her zaman daha ilerici, çağdaş ve gelişen bir durumda olan Kuzey Azerbaycan edebiyatının etkisinde kalmış, onun örneklerinden faydalanmıştı. Mirze Feteli Ahundov, Celil Memmedkuluzade ve Mirze Elekber Sabir gibi büyük edebî şahsiyetlerin eserleri güneyde mükemmel bir edebî örnek gibi kabul edilmiş ve onların takipçileri yetişmişti. Özellikle Sabir yergilerinin etkisi güneyde son derece büyük olmuştu. Bu açıdan onun takipçisi Mirza Ali Möcüz'ü tam anlamıyla Güney Azerbaycan'ın Sabir'i olarak adlandırmak mümkündür. 

XX. yy. başlarında Fars baskısına karşı İran'da genişlemekte olan millî ve manevî özgürlük mücâdelesinin önünde, Güney Azerbaycan'ın şair ve yazaları gidiyorlardı. Onların eserleri vasıtası ile güneyde ve bütün İran'da yaşayan Türkler arasında, biraz zayıf da olsa, "Türk Milliyetçilği" fikirleri yayılıyordu. Mesela, adını andığım Mirza Ali Möcü, şiirlerinin birinde, yüzünü Türk'ün millî varlığını inkar eden Fars'a çevirerek şöyle ya zıyordu:

Su deyibdir mene anam

Ab ki, yox.

Yuxu öyretdi uşaqlıqda mene,

Xab ki, yox.

İlk defe ki, çörek verdi mene

Nan demedi.

Ezelinden mene duzdan enemekdan demedi

Anam exter demeyibdi mene,

Ulduz deyib o,

Su donanda demiyib yexdi balam,

Buz deyib o.

Qar deyib, berf demeyib,

Dest demeyib, el deyib o.

Mene heç vaxtı biya söylemeyib,

Gel deyib o.

Beli, daş yağsa da göyden,

Sen osan, men de buyam.

Var senin başqa anan,

Vardı menim başqa anam.

Özüme mexsus olan başqa elim vardı menim.

Elime mexsus olan başqa dilim vardı menim. 

1925 yıllarına doğru, Azerbaycan'ın gerek kuzeyinde, gerekse güneyinde, edebiyattaki bu özgürlük ve milliyetçilik havasının önünün alındığı görülmektedir. 1920'de Bakü'de iktidarı ele geçiren Bolşevikler, Lenin'in "Edebiyat, parti işinin hizmetinde olmalıdır" sloganının fiilen gerçekleştirerek, tam anlamıyla ideolojiye tâbi, yeni bir edebiyat geliştirmeye başladılar. 1926'da Türk kökenli Kaçarlar Hanedanı'nı yıkarak İran'da iktidarı ele alan Pehlevîler, Güney Azerbaycan'da bir edebî dil olarak, hatta bir konuşma, ünsiyet vasıtası olarak Azerbaycan Türkçes'ni resmen yasak ettiler. Ama gerek Rus, gerekse Fars şovenistlerinin tüm çabalarına rağmen, bin yıllık bir birikimle gelen Azerbaycan edebiyatını susturmak, onu bütünüyle Farsçılık, yahut Bolşevizm ideolojisinin hizmetçisine, kapı kuluna çevirmek mümkün olmadı; bu edebiyatın asırlar boyu içinde yetiştiği manevî özgürlük ruhu buna kesinlikle imkân vermedi. Azerbaycan yazarları kuzeyde de, güneyde de yeri geldiğinde şerefli ölümü, milletin ve onun kültürünün adını yükselten ölümü mâneviyatsızlığa tercih ettiler. Halk Edebiyatı numuneleri dışında Güney Azerbaycan Yazılı Edebiyatı ağır bir başkı altında tutuldu; Tağı Erani, yahut Samet Behrengi gibi yazarlar, öldürülerek susturuldu. 1920 yıllarından sonra parti kontrolü altında da bulunsa dolgun bir edebî hayat Azerbaycan'ın Kuzeyinde yaşanmakta idi.

Sovyetler Birliği Baskısı Altında Azerbaycan Edebiyatı

Azerbaycan edebiyatının bu son döneminin nasıl isimlendirileceği konusunda, "Glasnost" ve "Perestroyka" ilanından sonra başlayan tartışmalar henüz belli bir sonuca ulaşmamıştır. Edebiyat tarihçilerinin büyük bir kışımı "Sovyet Edebiyatı" terimini kesinlikle kabul etmemektedirler. Gerçekten de, Azerbaycan Sovyet Edebiyatı denildiğinde, bu dönemin edebiyatının özellikleri, millî yönleri gözden kaçırılmış olmaktadır. Edebiyatımız ise, ideolojinin tesirinde kalmış olsa da, bir çok öze-liklerini muhafaza etmiştir. Evvela, bu edebiyatta, daha temiz, daha gelişmiş ve zenginleşmiş bir Azerbaycan Türkçesi kullanmıştır. İkincisi, o, eskiden olduğu gibi, Sovyet döneminde de Azerbaycan köylüsünün, Azerbaycan işçisinin hayatını anlatmış, onun millî âdetlerini, millî psikolojisini açıklamaya çalışmıştır. Üçüncüsü, bu edebiyat tür ve şekil açısından daha da zenginleşmiş, dünya edebiyatı ile daha sıkı bir ilişki içinde olmuştur. Elbette, yazarların büyük bir kısmı, bunları, belli yasaklar altında gerçekleştirebilmişlerdi. Azerbaycan edebiyatının gelenekleri ve özellikleri genellikle korunduğundan, 1920-1980 yılları arasındaki edebî gelişmeler, "Sovyet Edebiyatı" olmaktan çok "Sovyet devri edebiyatı" olarak adlandırılabilir. 

Tabii ki, yeni rejim birkaç sene içerisinde kendi edebiyatını olşuturamazdı, Azerbaycan'da Sovyet rejiminin ilk yıllarında, bir dizi şiirler, küçük hikayeler, bir perdeli dram eserleri vs. yazılmıştı. Ama bu eserlerin büyük bir kısmı bedii açıdan hiç bir değere malik değildi. Onlar, sadece propoganda karakterli olmaları ile seçiliyorlardı. Diğer yandan, 1920'den sonra Azerbaycan'daki yazar ve şairlerin en tanınmışları edebî hayata, XIX, yy. sonu yahut XX, yy. başlarında giren ve adını geniş çapta duyuran insanlar idi. Bu yazarlar arasında, Celil Memmedkuluzade, Necefbey Vezirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Süleyman Sani Ahundov, Hüseyin Cavid, Abdullabey Divanbeyoğlu, Ehmed Cavad, Cefer Cabbarlı, Abdulla Şaiq, Memmed Seid Ordubadi, Eli Nezmi, Seyid Hüseyin, Semed Mensur vb. vardı. Tabii ki, onlar rejim değişikliğinden sonra da şiir, hikaye, roman ve dram eserleri yazmaya devam ediyorlardı. Ancak, bu yazarların çoğu yeni rejimin propogandasına girmediler. Buna zorlandıkları zaman da, daha evvelki eserleri ve yaratıcılık örnekleri ile tam bir zıtlık oluşturan zayıf eserler ortaya koydular. Belki bu gibi eserlerin bilerek zayıf, edebî önemi olmayan değerde yazıldığı fikri ileri sürülemez. Ancak, yazarın vicdanını, kalemini, bedii yaratıcılıkta zora koşmanın imkânsız olduğu da açıktır. Sovyet rejiminin ilk senelerindeki Azerbaycan edebiyatı da bunun yeni bir örneği oldu. 

Yeni rejime güven duymadığı için göçen, daha sonra, eski yazar dostu, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti'nin başbakanı Neriman Nerimanov'un daveti üzerine Bakü'ye dönen Celil Memmedkuluzade Molla Nesreddin'de yayımlattığı fıkralarında ve mizahi hikâyelerinde, bu defa da Sovyet cemiyetinin ayıplarını açarak ortaya koyuyor, Sovyet üst düzey bürokratlarının yolsuzluklarını, yalancılıklarını, halkı aşağılayan davranışlarını açıklıyordu. Bütün bunların sonucu olarak 1931'de Molla Nesreddin'in 25 yıllık faaliyetine son verildi. Celil Memmedkuluzade ise hayatının son yıllarını unutulmuş ve terkedilmiş bu durumda geçirdi. 

Mirze Feteli Ahudov'dan sonra Azerbaycan edebiyatında ikinci büyük dram yazarı olarak tanınan Necefbey Vezirov 1923'te son derece gönülsüz yazıldığı her satırından belli olan bir piyes yaymlattıysa da, bundan sonra susmayı tercih etti. Süleyman Sani Ahundov, Abdulla Saik, Abdullabey Divanbeyoğlu, Ebdürrehimbey Hakverdiyev gibi yazarlar esas itibarı ile eski hâtıraları, müşâhidleri ile ilgili konulara ağırlık verdiler ve bu eserlerinde, kendi nesir üslûplarını, edebî kişiliklerini daha açık, daha parlak bir şekilde meydana çıkardılar. Onların çağdaş konularda, özellikle de yeni hayatı, yeni kuruluşu propogandaya yönelik eserleri ise bu yazarların yaratıcılığında yabancı notlar olarak değerlendirmek gerekir. 

1920 yılı Bolşevik İhtilalinden önce bir şair ve dram yazarı olarak tanınan, Türkçülüğün ihtiraslı mücadelecilerinden biri olan ve rejimin etkisi ile edebî zevklerin, edebî görüşlerin değiştirilmesine büyük tepki gösteren Hüseyin Cavid gibi sanatkârlar ise, bütün baskılara , sıkıntılara rağmen tuttukları yoldan dönmediler. İslam ve Türk büyükleri hakkında başlattığı bir dizi dram eserlerini Sovyet rejimi döneminde de devam ettiren Cavid, "Topal Timur", "Peygamber" (Hz. Muhammed hakkında), "Heyyam" piyeslerini yazdı. Bazı kaynaklar, onun "Mete Han" ve "Cengiz" piyeslerinin de mevcut olduğunu göstermektedir. Cavid, bu dönemin partili tenkitçilerinden birinin yazdığı gibi, Sovyet ideolojisinin trenine kesinlikle oturmak istemiyordu ve bu inatçılığı XX. yy. Türk dünyasının Shekespeare'i olarak adlandırılabilecek bu büyük şahsiyetin, hayatına mal oldu. 

1920'den sonra Bolşevik Azerbaycan’ına dön-meyen, evvelce Türkiye'de daha sonra ise Fransa'da göçmen hayatı geçiren ve sürekli ihtiyaç içinde yaşamasına rağmen, Azerbaycan edebiyatı tarihine ait araştırmaları Türk ve Fransız dillerinde yayımlatan Yusuf Vezir Çemenzeminli de kabul etmediği, kabul edemediği çağdaş Sosyalist hayatın acı gerçeklerinden, ilmî araştırmalar ve tarihî romanlar çıkıyordu. Onun "Studentler", "Kan İçinde" ve "Kızlar Bulağı" romanları, Sovyet dönemindeki Azerbaycan nesrinin şüphesiz önde gelen başarıları sırasına dahil edilmelidir. Ama tarihin zırhı da onu çağdaş cellatların elinden kurtaramadı. 

Ahmed Cavad, Samed Mensur gibi şairler de rejimin istediği konularda değil, kendilerinin istedikleri, daha iyi bildikleri, kalben ve ruhen ilgi duydukları konularda eserler verdiler. Özellikle Ahmed Cavad'ın şiirlerinde, Azerbaycan'ın bağımsızlık dönemine duyulan hasret, çok açık görülür. Samed Mensur ise daha çok simgeler yoluyla yeni düzenin aksaklıklarını, onun insan tabiatına aykırı yönlerini öne çıkarıyordu. 

Seyid Hüseyin, Kantemir, Hacıbaba Nezerli, Böyükağa Talıblı, Tağı Şahbazi vs. gibi nesir yazarları da, ilk eserlerini Nisan ihtilalinden önce ya yınlatmıştılar. Onların her biri, ilk otuz.yılın nesrinde kendi imzaları, yaratıcılık üslupları ve mevzuları olan yazarlar olarak kalmıştılar. Zaten ihtilalden evvelki hikayelerinde de ezilenlerin, hakkı verilmeyenlerin savunucusu olarak kendilerini tanıtmışlardı. Azerbaycan şair ve ya zarlarının çok az bir kısmı Bolşevikler Partisi'nin üyesi olmuşlardı. Buna rağmen hepsi, Bolşeviklerin sözde ilan ettikleri, fakat fiilde gerçekleştirmedikleri, milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı, söz ve vicdan özgürlüğü, demokrasi vs. hakkında, öteden beri yazmış oldukları gibi, Bolşevik devriminden sonraki eserlerinde de yazmaya devam etmişlerdi. Görünürde, onları suçlamak için ciddi bir sebep bulunmuyordu. Ama Azerbaycan Türklerine, özellikle de onların aydın kesimine uygulamak açısından, her zaman işe yarayan "Pantürkizm", "Panturanizm" ve "Panislamizm" gibi suçlamalar vardı ve Sovyet yönetimi bu suçlamalar Çarlık Rusyası'nda olduğundan daha insafsızca kullanıyordu. 

Eski Sovyetler Birliği'nin çeşitli cumhuriyetlerinde, olduğu gibi Azerbaycan'da da Sovyet dönemi edebiyatı, rejimin ve onun dayandığı ideolojinin büyük istidatları nasıl mahvettiğinin, onları nasıl saptırıp, yanlış yollara sevkettiğinin acı bir tarihinden oluşmaktadır. Bunun en canlı numunesi Cafer Cabbarlı'nın geçtiği yaratıcılık yoludur. Edebiyat alemine çok erken yaşlarında giren, mizahî ve romantik şiirleri ile, lirik-romantik üslupta yazılmış dram eserleri ile çok geçmeden herkesin dikkatini çeken Cabbarlı, gerçekten de nadir bir istidat idi. Genç yaşlarında, Azerbaycan'ın bağımsızlığının ateşli mücadelecilerinden biri olarak tanınıyordu. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurulmasını ve onun faaliyetlerini içten destekleyenlerden birisi olmuştu. Hatta, bu Cumhuriyet'in çöküşünden bir süre sonra da, onun esas kurucuları olarak tarihe geçen "Müsavat Partisi'nin yeraltı teşkilâtının Merkez Kurulu üyeliğini yapmıştı. Türkçülüğün de ateşli tebliğcilerinden biri olan Cabbarlı 1918-1919'da, konusu Osmanlı tarihinin son dönemlerinden alınmış; "Trablus'un fethi", "Ulduz savaşı" gibi gençliği heyecana getiren sahne eserlerini yazmıştı. Türkçülük ruhu, yazarın "Kız Kalesi" adlı manzum romanının da temel özelliğidir. Bir dram yazarı olarak Cabbarlı, kabiliyetini, özgünlüğünü Aydın, Oktay Eloğlu, gibi eserlerinde de koruyabilmişti. Ancak, yeni rejimin etkisi altında, onun sanat hayatında bir dönüş oldu. Bu dönüşten sonra Cabbarlı, evvelki fikir ve eserlerine eserler yazmaya başlamıştı. Böylece, diğer çağdaş Azerbaycan yazar ve şairleri gibi Cafer Cabbarlı'nın da yaratıcılığının iki farklı dönemi, iki farklı yüzü ortaya çıkmıştı. Erken yaşlarında hayattan göçmesi, belki de onu bir yazar olarak tam yenilgiye uğramaktan, edebî sîmâsını ve otoritesini bütünüyle kaybetmekten koruyabilmişti.

Bolşevikler Partisi cemiyet içerisinde kuvvetli bir ideolojik silah olan edebiyatın gelişmesini kendi başına bırakmamıştı. Yazarların, özellikle de eski nesilden olan yazarların hak ve hukuklarını kısıtlayan ilk parti kararı 1925'te yayımlandı. Burada Sovyet rejiminin tarafına kayıtsız şartsız geçmeyen tüm eski yazalar, çığırtkanlı olarak değerlendirilir ve zararlı bir "ölüyü" tuttukları ilan edilir. Bu yazarların bir kısmı, 1934'te Moskova'da Birinci kurultayı yapılarak kurulan Sovyet Yazarları Birliği'ne kabul edilmemişti. 

Tabii ki, eskileri bir kenara atan yeni rejim, kendi şair ve yazarlarını yetiştirmeyi de ihmal etmiyordu. 1920'li yılların sonunda, Azerbaycan edebiyatına Süleyman Rüstem, Semed Vurgun, Memmed Rahim, Resul Rıza, Nigar Refibeyli, Mikayıl Müşfik, Osman Sarıvelli, Hüseyin Mehdi, Mirze İbrahimov, Süleyman Rehimov, Mir Celal, Ebülhesen vs. gibi şair ve yazarlar gelmişti. Onlar genellikle yeni konularda eserler yazıyor, yeni toplumun insanlarını edebiyata sokuyorlardı. Bu şair ve yazarların eserlerinin ideolojik yönünü bir tarafa bırakırsak, onların mükemmel şiir tekniğine sahip olduklarını, çağdaş Rus ve dünya edebiyatının tecrübesinden yaratıcı bir şekilde faydalandıklarını, Azerbaycan Türkçesini bir edebiyat dili olarak arındırmak ve zenginleştirmek yolunda çaba gösterdiklerini, bu arada eserlerinde halkın tarihî ve işgalcilere karşı mücâdelesi ile ilgili konuları ele aldıklarını, millî geleneklere, örf ve âdetlere, psikolojiye, hayat tarzına büyük önem verdiklerini vs. kaydetmek gerekir. Bu yazarların içinde, Sovyet ideolojisine gereğinden fazla bağlılığı ile tanınan Süleyman Rüstem gibi şairler de vardı; siyâsetten uzak kalmayı tercih eden, güzel; ve güzelliği dile getirmeyi her şeyden üstün tutan Mikayıl Müşfik gibi tam lirik şairler de vardı. Partinin ikazı ile edebiyata, halkların dostluğu, beynelmilelcilik, emek vs. konulan devamlı şekilde aydınlatmak emri verilmişti. İri hacimli eserlerde, özellikle de roman ve povestlerde mutlaka bir olumlu kahraman tipi verilmeli idi. Zaman geçtikçe Sovyet Devri Azerbaycan Edebiyatında da, eserden esere küçük farklarla tekrarlanan konular ve olaylar oluşuyor maketler ortaya konuluyordu. Mesela, 1930-1940 yıllarının romanlarında (bu ister Azerbaycan romanı olsun, ister Kırgız, Kazak, Türkmen, Belorus vs.) büyük kardeşler sayılan Ruslara her eserde tesadüf olunmakta idi. Adeta bu romanların Azerbaycan Türk'ü, Özbek, yahut Gürcü olan kahramanı başlangıçta bir sürü yanlışlıklar yapıyor ve daha sonra onları Rus kardeşinin tecrübesinin öğrenmekle ıslah ediyordu. Bu Rus yüzleri, bir taraftan ihtilal geleneklerinin, öbür taraftan da halkların dostluğunun simgesi olarak, nerdeyse her esere girmişti. Kolhoz konusunda, halkların dostluğun konusunda, emek konusunda, 1930-1940 arasında yazılan eserlerin çoğu bu günün edebî zevk ve düşüncesi ile bakıldığında son derece basit ve sun'i gözükmektedir. 

1937'de Sovyet lideri Stalin ve onun çevresindekilerin başlattıkları büyük terör, Sovyetler Birliği'nin yalnız siyâsî hayatında değil, kültür hayatında da her türlü demokratik tavrım fikir özgürlüğünün ve düşünce serbestliğinin önünü kesmek amacı taşıyordu. Azerbaycan edebiyatı da bu terörden büyük zarar gördü. Bu dönemde, Azerbaycan Yazıcılar Birliği içinde bulunan yazarların yüzde otuzu yok edildi. Millî Edebiyata değerli hizmetleri geçmiş, aynı zamanda kalbi yazmak, yaratmak aşkı ile dolu olan Mikayıl Müşfik, Ahlet Cavad, Ali Nazim, Hacıkerim Samlı, Seyid Hüseyin, Salman Mümtaz, Bekir Çobanzade, Tağı Şahbazi, Hacıbaba Hezerli, Semed Mensur, Büyükağa Talıbh, Kantemir, Emin Abid, Mustafa Kuliyev, Atababa Musahanlı gibi tanınmış şair, yazar ve tenkitçiler, edebiyat araştırmacıları, hiçbir suç işlemedikleri halde kurşuna dizildiler. Uzun süreli hapis cezasma çarptırılan Yusif Vezir Çemenzeminli, Hüseyin Cavid gibi, henüz hayatta iken millî klasikler arasına girmiş meşhur şahsiyetler, Sibirya'nın ebedî buzlaklarında can verdiler. Kuşkusuz, Celil Memmedkuluzade, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Cafer Cabbarlı gibi sanatkârlar birkaç sene önce, kendi ecelleri ile hayattan göçmemiş olsaydılar, onlar da mutlaka pantürkist, panislamist, yahut Japon casusu olarak suçlanacaklardı. 

1937'de, Azerbaycan'da ve eski SSCB bünyesindeki diğer Türk cumhuriyetlerinde, planlı bir, aydınların yok edilmesi kampanyası başlatılmıştı. Türkiye'de, Batı ülkelerinde, ihtilal öncesi Rusya üniversitelerinde yüksek eğitim görmüş bilim adamları, uzmanlar, hiçbir esası olmayan çeşitli suçlamalarla ortadan kaldırılıyordu. Onların yerini Sovyet ideolojisinin prensiplerine göre eğitilmiş yeni kadrolar alıyordu. Yine planlı bir şekilde, edebiyatta, kültür hayatında eski ile yeni arasındaki her türlü gelenek ve birikim bağlan kırılıyordu. Bunun sonucunda, halkının dününü, geçmişini unutan, hafızasız bir halde yalnız bugünle telkin olunanlarla yaşayan yeni bir neslin yetiştirileceği düşünülüyordu. Özellikle Türk Cumhuriyetlerinde biribirinin peşince geçirilen iki alfabe değişikliği, halkların adlarının ve tarihlerinin değiştirilmesi, millî dillerin devlet hayatının ve kültürün bir dizi alanlarından, sıkıştırılarak çıkartılması vs. bu amacı hedeflemekte idi. Ama bütün bu baskılara rağmen Azerbaycan edebiyatı hiçbir zaman bütünüyle teslimiyet göstermemişti. İnsan hayatına zerrece değer verilmediği büyük terör yıllarında da, bu edebiyat; hakikatleri söylemeye, halkın gerçek tarihini anlatmaya, onun yetiştirmiş olduğu büyük şahsiyetleri tanıtmaya, ondaki neciplik, insanseverlik ve manevî temizlik duygularını eğitmeye gayret serfediyordu. Samed Vurgun'un "Komsomol poeması" olarak adlandırılan manzum romanı, Vagıf dramı, tarihî konularda yazdığı çeşitli poemalar ve şiirler, Sabit Rehman'm "Toy" komedisi, Mir Celal'in "Bir Gencin Manifesti", Süleyman Rehimov'un "Saçlı", romanları, Resul Rıza'nın şiirleri, Memmed Sid Ordubadi'nin tarihî romanları vb. eserler bu devrin mahsûlü idi. 

İkinci dünya savaşı döneminde, diğer Sovyet edebiyatlarında olduğu gibi, Azerbaycan edebiyatında da savaş konusu faşizmin iç yüzünün ortaya konulması, onun insanî olmayan mahiyetinin işlenmesi konusu, şair yazarların eserlerinde esas yeri tutmakta idi. Azerbaycan'ın edebiyat ve sanat adamları cepheye giderek askerlerle görüşür, onların hayatını, düşmana karşı verdikleri savaşları bizzat müşahede eder ve bu duygularla şiir, hikâye vs. yazarlardı. Savaş konusu muharebeden sonraki edebiyatın da sık sık müracaat ettiği mevzulardan biri oldu. Ama tabii ki, savaş döneminde yazılan eserlerle, savaştan sonraki yıllarda, özellikle 1960-1970 arasında yazılan eserler arasında önemli farklar mevcuttur. 1941-1945 arası yazılan eserlerin büyük çoğunluğu sadece propaganda yönünde idi. Bu eserlerin yüksek bedii değerinden söz açmak genellikle imkânsızdır. Şair ve yazarlar Nazilere karşı nefret hissi doğurmaya onların türetmiş oldukları ve türetecekleri dehşetleri açıklamaya çaba gösterir; askerleri öldürmeye, mahvetmeye, yeryüzünden silmeye çağırırlardı. Savaş konusuna 1960'tan sonra yeniden dönen Azerbaycan yazarları ise, artık bu propogandayı bir tarafa bırakarak, savaşın dehşetlerini göstermeye, Nazi, yahut Sovyet askeri olsun, bu savaşa zorlanan suçsuz insanların psikolojisini açıklamaya, burada yaşanan insanî dehşetleri anlatmaya daha fazla yöneliyorlardı. Tabii ki, bu tutum, daha gerçekçi ve hayatî eserlerin ortaya çıkmasına imkân veriyordu. 

1940-1950 yılları arasında Azerbaycan edebiyatına yeni bir edebî nesil gelmekte idi. Nesirde Enver Memmedhanlı, İsmayıl Şıhlı, İsa Muğanna, İlyas Efendiyev, İman Kasımov, Hesen Seyidbeyli, şiirde Bahtiyar Vahabzade, Gebil, Nebi Hazri, Eliağa Kürçaylı, Zeynal Halil, İslam Seferli, Hüseyin Arif, Kasım Kasımzade, sahne eserleri yazarlığında İlyas Efendiyev, Cabbar Mecnunbeyov, edebî tenkit ve edebiyat tarihçiliği sahasında Memmed Arif, Memmed Cafer , Eli Sultanlı, Mir Celal, Memmed Hüseyin Tahmasib vb. yeni ve başarılı eserleri ile tanınmakta idiler. Ama yeni adların, yeni eserlerin ortaya çıkmasına rağmen, edebiyatta henüz esaslı, kökten bir değişiklik gerçekleşmemişti. Böyle bir değişikliğe büyük ihtiyaç duyulduğu, mevcut edebiyatın gittikçe tesir ve halkı eğitmek, ona yol göstermek fonksiyonunu yitirdiğini herkes, ilk önce de, yazarlar anlıyorlardı. Edebiyat, münferit bazı örnekler dışında, otuz yıldır içinde bulunduğu sihirli daireden dışarı çıkamıyordu. 

Bu yolda en önemli adım 1956'da atıldı. Bu adım aslında bütün Sovyet rejiminin yönünü mecramı değiştirmeli idi. Ama kısa süre içinde sistem, evvelki haline getirildi. Edebiyat ise, şişenin içerisinden çıkan cin misali idi ve onu evvelki yerine geri götürmek imkânsız idi. 1956'da yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin XX. Kurultayı'nda, Stalin döneminin vahşet ve rezaletlerinin, devletin uzun seneler boyu kendi vatandaşına karşı yürüttüğü terörün korkunç manzaralarının açıklanması, herkesten daha fazla edebiyat adamlarının dikkatini çekti. Sovyet cemiyetinde, bir meteor gibi birden bire gözüküp yok olan yenileşme ve demokrasi meyilleri, Nikita Hruşov'un başarısızlığı ve görevden alınması ile sonuçlanan ilk "açıklık ve yeniden yapılanma" çabaları, dönemin Azerbaycan edebiyatını da belli bir ölçüde etkiledi. Bu devre kadar bir kısmı, parti kararlarını şiire ve nesir eserlerine çevirmekle meşgul olan kalem sahipleri, yayınladıkları kitapları, edebiyata getirdikleri konu ve kahramanları, kısaca tüm yaratıcılık yollarını bir daha gözden geçirmek zorunda kaldılar. Diğer taraftan, edebiyata XX. Parti Kurultayı'nın getirdiği yenilik ve demokrasi hevesiyle giren genç şair ve yazarlar da, eski yanlışları tekrarlamaktan kaçınarak, yeni konu ve kahramanlar, yeni üslûp ve yazı tarzı, yeni ruh ve zevkler ortaya koymaya, can atıyorlardı. 

1960'lı yılların başlarından itibaren, Azerbaycan nesrinin ve şiirinin, Sovyet rejimi döneminde devamlı şekilde müracaat ettiği geleneksel, bıktırıcı konular, bir grup yazarların yaratıcılığında yeni mevzularla yer değişti. Petrol rafinerilerinden ve kolhoz tarlalarından edebiyata getirilen ve gazete makalesi kahramanlarını hatırlatan sun'î insan tiplerinin yerini, bütün zıddiyet ve mürekkeblikleri içinde gerçek, canlı hayâtın içerisinden alınmış hakiki insanlar almaya başladılar. Önceden çizilmiş basit, cansız edebî tasarımlar üzerine biribirinin peşince sıralandırılmış basit olaylardan kurulan romanların yerini, insanın ihtiraslı özündeki, psikolojik tutumu ve hakikat aktarışlarının öne çıkarıldığı, gerçek inandırıcı bedîi eserler aldı. Nesrin yalnız konuları, kahramanları değil, dili, üslûbu, tasvirleri, yazı mekanizması da tedricen değişmeye, yenileşmeye başladı. 1930-1950 arasındaki bazı roman ve hikayelerdeki tasvirciliğin, durgunluğun, üslûbî basitliğinin yerini, bir taraftan Klasik ve Çağdaş Dünya Edebiyatı'nın tecrübesine, öbür taraftan ise zengin Azerbaycan Halk Edebiyatı'nın, Celil Memmedkuluzade, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Hüseyin Cavid vs. gibi tanınmış yazarların ve şairlerin edebî birikim ve geleneklerine dayanan, gerçek bir edebîlik ve bediîlik tutmaya başladı. 

Tabii ki, yukarıda belirtilen bütün bu yenileşme, hareketleri, 1960’lı yılların edebiyatında birdenbire kendisine yer bularak muhkemlenemezdi. Sadece, bu yıllardan itibaren edebiyatımızda, aynı şekilde millî kültür sahalarında, sonraki yıllarda daha da gelişen, daha da hızlanan ve tedricen edebî hayatı tümü ile kapsayan bir akımın, bir yazarlar neslinin ilk adımları atıldı. Kuşkuşuz, cemiyetin yegâne hâkim gücü olarak tanınan Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin tarafından defalarca takdir edilmiş ve artık kendi geleneklerini, hatta kendi klasiklerini yetiştirmiş bir edebiyatın karşısına çıkmak, onu tarih sahnesinden silmeye çalışmak o kadar da kolay bir iş değildi. Ve bu sorumluluğu üzerine alan yazarlar, şairler neslinden büyük cesaret istiyordu. 

Eski Sovyetler Birliği'ndeki diğer millî edebiyatlarla birlikte Azerbaycan edebiyatında da bir sorumluluk ve cesaretle adım atıldı. 1960'tan sonra Azerbaycan şiiri, nesri, sahne edebiyatı, edebî tenkidi hızlı bir yenileşme ve değişme dönemi yaşamaya başladı. Aslında bu yenileşmenin temelinde, büyük ölçüde geçmişe, eski edebî geleneklere, Halk edebiyatı an'anelerine dönüş arzusu yatmakta idi. Yeni yazarlar ve şairler nesli, Azerbaycan edebiyatının tabii gelişmesinin, rejimin zoru ile durdurulduğu döneme dönüyor ve gelenekleri kırıldığı noktadan alarak devam ettirmeye çalışıyorlardı. Bu dönemin Azerbaycan edebiyatı için insanın sosyal faaliyeti ve yönleri değil, onun iç dünyası, yaşantıları, duyguları, milletine ve toprağına bağlılığı daha önemli idi. Bu yeni edebiyattaki insan, millî olmakla birlikte, beşerî yönleri ile dikkati çekiyordu. O, belli bir cemiyette geçerli olan düşüncelerin dışında, belli bir millete has olan özelliklerin yanısıra bir beşer evlâdı, bir çağdaşımız gibi de tasvir olunuyordu. Tabii ki, kosmopolitizmin milliyetçilik, yurtseverlik duygularını; evrenselciliğin bir topluma, bir memlekete bağlılık hissinin yerini almasına kesinlikle imkân verilmiyordu. 

1960'lı yıllarda edebiyata giren Anar, Elçin, Sabir Ahmedov, Maksut ve Rüstem Ibrahimbeyov kardeşler, Ekrem Eylisli, daha sonra Mevlüd Süleymanlı, Memmed Oruç, Ramiz Rövşen vs. gibi yazarlar yalnız edebiyatın yönünü bütünüyle insana çevirmekle yetinmediler, nesrin şeklinde, üslûbunda, tahkiyesinde de bir dizi değişiklikler gerçekleştirdiler, ilk defa onların eserlerinde Azerbaycan nesri yeniden eski Azerbaycan nağıllarınm (masallarının) ve destanlarının sihirli, esrarengiz havası ile teneffüs etmeye başladı. İlk defa onların eserlerinde Avrupa nesrinin ilk olarak denediği "şuur akımı" Millî Edebiyat'a başarı ile tatbik edildi. Onlar (tabii ki, bu yazarların da her birinin ferdî yaratıcılık şekli ve üslûbu vardır. Sadece, bir edebî neslin temsilcileri olduklarından ve yaklaşık aynı, yahut benzer edebî ilkeleri savunduklarından tümü hakkında "Onlar" kelimesini kullanmayı uygun görüyoruz.) roman türünü de şekil, üslûp ve konu açısından değiştirdiler; buradaki millî özellikleri koruyarak onu çağdaş dünya romanı standartlarına uygun hale getirdiler. Bu açıdan Elçin'in romanları daha ilginçtir. Onun, birbiri ardınca yayınladığı ve okuyucular, edebiyat araştırmacıları arasında büyük ilgi doğuran, Mahmut ve Meryem, Ağ Deve, Ölüm Hükmü romanları, geçmişle şimdi, yaşanmış tarihle, yaşanacak geleceği büyük başarı ile bir araya getirmenin, mitolojiyi, sembolleri başarı ile kullanmanın ve bütün bunlarla birlikte canlı ve inandırıcı kalmanın açık örnekleridir. 

Çağdaş Azerbaycan şiiri de, son 20-25 yıl zarfında konu, biçim ve keyfiyet açısından büyük değişiklikler yaşamıştır. Artık millî sanat için, şiirin slogana çevrilmesi, parti kararlarının ve günün olaylarının nazma çekilmesi dönemi arkada kalmıştır. Çağdaş Azerbaycan şiiri gittikçe artan bir ölçüde yurt sevgisi, millî düşünce terbiyesi, tarihî gerçekliklerin olduğu gibi anlatılması, insanın zengin iç dünyasının tasviri vs. gibi konulara önem vermiştir. Bahtiyar Vahabzade, Memmed Araz, Neriman Hesenzade, Gabil, Sabir Rüstemhanlı, Halil Rıza Ulutürk, Cengiz Alioğlu vb. Azerbaycan şairlerinin eserleri, çağdaş şiirin dil ve üslûp açısından nesirde olduğu gibi, bir kendine dönüş süreci yaşadığını, burada Halk edebiyatının, özellikle de halk şiirinin geleneklerinden başarılı bir şekilde yararlanıldığını göstermektedir. Edebiyata yetmişli yılların ortalarında giren ve bugün artık adlarını, imzalarını kabul ettiren genç şairlerin eserleri ise, Türk şiirinin daha eski dönemlerine dayanır, Türk poetik tefekkürünün daha eski katlarını tarihin hafızasından almayı ve onu yaşadığımız günlerle bağlamayı amaçlıyorlar. Yeni şiirin temsilcileri olarak tanınan genç şairler, yüzlerce yıllık Azerbaycan şiirinin ve çağdaş dünya sanatının tecrübesinden yararlanmakla birlikte, Türklüğün ilk çağlarının edebî ürünlerinin ruhu, havası ile dolu olan, "Göktürk Abideleri"nin, "Kitab-i Dede Korkut" destanının, Hoca Ahmet Yesevî ve Yunus Emre şiirinin etkisini kendi üzerlerinde daha fazla hissetmektedirler. Şiir dili de buna uygun bir şekilde değişmiştir. Burada, eski Türk şiirinin sanat ölçüleri ve şekilleri kullanılmaktadır. Tabii ki, bununla birlikte genç şairlerin eserlerinde, Türklüğün eski tarihine, Şaman felsefesine, Türk kahramanlarının hayatına ve kişiliğine merak ta önemli ölçüde artmıştır. 

Azerbaycan edebiyatında şiir her zaman öncül, sürükleyici mevkide olmuştur. Halkın hayatında büyük değişikliklerin yaşandığı, onun özgürlük ve bağımsızlık mücâdelesi verdiği, kendi devletini kurmak çabaları gösterdiği ve savaştığı bu dönemde de, şiir güncelliğini, mücâdele ruhunu, halkı seferber etmek işlevini korumaktadır. 

Azerbaycan şiirinin tanınmış isimlerinden olma Memmed Araz'ın, Halil Rıza Ulutürk'ün vb. şairlerin ateşli davetkâr şiirleri, edebiyatın Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı’da olduğu gibi halkın yanında olmasının, onunla birlikte soluk almasının bir simgesi sayılabilir. 

1950'den sonraki Azerbaycan sahne eserleri ilk sırada İlyas Efendiyev'in adı ile ilgilidir. Yirmiden fazla dram eserinin müellifi olan bu yazar, kendi eserleri ise Çağdaş Azerbaycan Tiyatro Sanatında kırk senelik tarihî ve gelenekleri olan bir "İlyas Efendiyev Tiyatrosu" oluşturabilmiştir. Esasen, nesir yazarı ve şair olarak tanman Anar, Bahtiyar Vahabzade, Neriman Hesenzade, Rüstem İbrahimbeyov vb. de günümüzün ciddî meseleleri üzerine kaleme alınmış dram eserlerinin ve komedilerin yazarları olarak yurt içinde ve dışında tanınmaktadırlar. 

Sovyet döneminde diğer cumhuriyetlerde olduğu gibi Azerbaycan'da da, aldığı eğitim nedeni ile eserlerini Rus dilinde yazan Azerbaycan şair ve yazarları yetişmişti. Onların, Maksud ve Rüstem Ibrahimbeyov kardeşler, Çingiz Hüseyinov, Alla Ahundova, Siyavuş Memmedzade vs. gibi temsilcilerinin millî konuları ele alan, millî psikolojiyi ve karakteri kapsayan eserleri eski Sovyetler Birliği'nde iyi biliniyordu. Cengiz Aytmatov, Mar Bayciyev, Rehim Ferhadi, Timur Pulatov, Olcas Süleym vb. gibi, eserlerini Rus dilinde yazmak zorunda kalan diğer Türk kökenli yazarlarla birlikte Rusdilli Azerbaycan yazarları da çağdaş Rus nesrine bir, şark havası ve psikolojisi getirmek açısından Rus ve diğer Sovyet Edebiyatlarını etkilemişlerdir. 

1946’da Azerbaycan'ın güneyinde Seyid Cafer Pişeveri'nin başkanlığı altında kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti, Fars-Amerikan işbirliği sonucu olarak yıkıldıktan sonra, Güney yazar ve şairlerinin büyük bir kısmı Kuzey Azerbaycan'a, Bakü'ye göç ederek burada yerleştiler. Sovyet devri Azerbaycan Edebiyatında "Güney " konusunun kuvvetlenmesi de bu tarihten itibaren başladı. Aynı zamanda Bakü'de, Güney Azerbaycan edebiyatının Balaş Azeroğlu, Medine Gülgün, Söhrab Tahir, Ali Tude vb. tanınmış temsilcileri Güney edebiyatının varlığından haber veren eserlerini yayınladılar. Tebriz'de ise bu dönemde, büyük Şehriyar, Haydarbabaya Selam adlı eseri ile, burada Türk ruhunun, Türk dilinin ölmediğini tüm dünyaya bildirdi. 1979 yılı İran İnkılabından sonra, edebiyat ve kültür açısından güneyde bir canlanma yaşanmaktadır. Burada Azerbaycan Türkçesi ile yayımlanan "Varlık", "Yol", "Dede Korkut" vs dergiler etrafında Dr. Cavad Heyet, Hemid Nitki, Hebib Sahir, Kerim Sönmez, Seherd vb. gibi istidatlı, milliyetçi ruhlu, çağdaş düşünceli şairler toplanmıştır. 

Azerbaycan edebiyatı gerek klasik mirası gerekse son senelerin edebî mahsulleri ile dünya çapında tanınmaktadır. Bu edebiyatın onlarca, yüzlerce örneği dünya dillerine çevrilmiş, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Amerika'da Azerbaycan edebiyatı üzerine bir dizi araştırmalar yapılmıştır. 

Bugünün Azerbaycan yazarları, bin yılların arkasından ulu ozanların, hayatlarını halk uğrunda meş'aleye çevirmiş büyük sanatkârların, Nesîmî'lerin, Fuzûlî'lerin, Vâgif'lerin, Ahundov'ların, Sabir'lerin, Mirze Celil'lerin yolunu, güvenle inançla devam ettiriyorlar. Bu edebiyatın yolu onu yaratan, onu asırlardan beri yaşatan halkla birlikte geleceğe doğrudur.