Fars Dilli Azerbaycan Türk Edebiyatı ve Nizâmî


Azerbaycan'da Arap baskısının zayıflaması sonucu olarak ülkenin güneyinde Revvadi'lerin, Kuzeyinde ise Şeddadilerin devletleri kuruldu. X. yy. sonlarında tarih sahnesine çıkan bu devletler ticaretin, şehirlerin gelişmesine, ilmin ve kültürün yayılmasına gereken dikkati gösderdiler. XI. yy. sonlarında Azerbaycan'ın Selçuklular'm hakimiyeti altına geçmesi bu vaziyeti fazla değiştirmedi. Revvadiler ve Şeddadiler devrinde Azerbaycan'da gelişmeye başlayan İntibah-Rönesans hareketi yeni hanedanın hakimiyeti döneminde de devam etti. XI yy. Azerbaycan'da tedricen Farsdilli edebiyatın ağırlık kazandığı görülür. Arap dili bu dönemde Azerbaycan ilim, özellikle de felsefe, edebiyat tarihçiliği, tarih vs. ilim sahalarında kullanılan bir dil idi. XI. yy. dünya çapında tanınan edebiyat nazariyecilerinden Hatib Tebrizî, şiir sanatı, kafiye vs. hakkındaki meşhur eserlerini bu dilde kaleme almıştı. Onun çağdaşı ve hemşehrisi Katran Tebrizi ise edebiyat tarihine Fars dilinde yazılmış güzel tabiat Tasvirli kasideleri ile dahil olmuştu. 

XI. XII. asrlarda Ömer Genci, Yusuf İbn Tahir, Eynel güzzat Miyaneçi vs gibi Azerbaycan filozof ve alimleri, Arap dilinde onları bütün Şarkta ta-nıtmaya imkan sağlayan eserlerini yazdıkları sırada Ebül-Ula Gencevi, Kivami Müterrizi Fencevi, Mehseti Gencevi, Mücireddin Beylegani, Kemaleddin Nahçıvani, Feleki Şirvani, İzeddin Şirvani, Hakani Şirvani, Nizami Gencevi vs. gibi Azerbaycan şairleri de Fars dilinde gazel ve kasideler yazıyorlardı. 

XII yy. Azerbaycan'ın ekonomik hayatında yer alan kalkınma, şehirlerin gelişmesi ve zenginleşmesi, ticaret ve sanatkârlığın artması ülkenin yalnız sosyal ve siyâsî hayatında değil, kültürel hayatında da yeni bir dönemin başlangıcını göstermekte idi. Bu devirde Azerbaycan topraklarında iki devlet mevcut idi. Kür nehrinin kuzey tarafında Şirvanşahlar, güney tarafından ise İldenizler hanedanları hükümranlık ediyorlardı. İçsavaşlarm olmaması, Şirvanşahlar ve ildenizler arasında normal münasebetlerin sürdürülmesi, Azerbaycan topraklarının Batı ile Doğuyu birleştiren büyük kervan yolunun üzerinde olması, burada, iki asır sonra Avrupa Rönesansmı doğuran münbit zeminin daha önce oluşmasına imkan sağlamıştı. 

Devletlerin varlığı, ilim, sanat adamlarının sarayın çevresinde toplanması, XI. XII. yy. Azerbaycan'ında saray edebiyatı olarak adlandırılan bir edebiyat doğurmuştu. Saray şairleri Şirvan'da Şirvanşahlar'ın, Tebriz'de ise İldenizlerin sarayları etrafında toplanmıştı. Saray şairlerinin, eserlerinde ele aldıkları konular sınırlı idi. Hükümdarları ve asilzadeleri öven medhiyeler, hükümdarın akrabalarının ve saraya yakın kimselerin ölümü halinde mersiyeler yazar, devlet hayatındaki önemli olayları şiirle anlatırlardı.

Şirvanşahlar sarayında şairlerinden oluşan bir edebî meclis oluşmuştu. Bu meclisin başında devrinin istidadh şairi Ebül-Üla Gencevi (1096-1159) vardı. Gence'de doğmuş Ebül-Üla 44 yaşında Şirvan'a göçmüş ve burada Melikü'ş Şüera (Şairler sultanı) unvanını kazanmıştı. Ebül-Üla üslûp güzelliği ile seçilen kasidelerin yazarıdır. Hakani Şirvani'nin bir şair gibi yetişmesinde ve ün kazanmasında onun rolü olmuştur. 

Bu şairler meclisine dahil olan Feleki Şirvani (?-1160) yalnız bir şair olarak değil, aynı zamanda bir müneccim-astrolog olarak da devirde yaygın bir üne sahipti. Feleki, orta çağlar Azerbaycan şiirinde yaygınlaşan "Hebsiyye" lerin ilk örneğini vermiştir. 

Ebül-Üla'nın çevresine toplanan şairlerden İzeddin Şirvani, daha çok Qetran Tebrizi'nin geleneklerini devam ettirerek tabiat tasvirli eserler yapardı. 

XII. asrın Fars dilli Azerbaycan şiirinde Şirvan mektebinin yanı sıra Gence ve Tebriz mektepleri de yetiştirdiği ünlü şairlerle temsil edilir. Gence'de yetişen şairlerden biri de Givami Müterrizi Gencevi (7-1190) idi. Şark kaynakları, özellikle de en meşhur tezkire müelliflerin biri olan Devletşah Semerkandî onun Nizami Gencevi ile yakın akraba olduğunu söylemektedir. Givami de, Nizami gibi hayatının sonuna kadar saraylardan uzakta yaşamış, şair bağımsızlık ve özgürlüğünü saraya ve hükümdarlara bağlılıktan üstün tutmuş ibrera rağmen İldeniz hükümdarlarından Cahan Pehlivan'a, Kızıl Arslan'a ve başkalarına medhiyeler yazmıştır. 

Gence mektebinin başka bir istidadlı temsilcisi, aynı zamanda Azerbaycan edebiyatı tarihinde ilk kadın şaire olarak tanınan Mehseti Gencevi, güzel rubailer müelifi idi. Kaynaklarda onun üç yüz kadar rubaisi kayıt olunmuştur. Bu rubailerde aşk, insanın azadlığı ve hürriyeti, hayatın tüm neşelerini tatmak arzusu, önemli yer tutar. Fars dilli şiirde "şehraşub" adını alan "şehir şiiri"nden ilk örneklerinin de müellifi olarak bilinen Mehseti, rubailerinin bir kısmında XII. yy. Gence şehir esnafının hayatını tasvir etmiştir. 

Şiir sanatında Hakani'nin devamcılarından biri gibi tanınan Mücireddin Beylagani (7-1191) de kendi mualliminin yolunu devam ettirerek zamaneye, haksızlıklara karşı isyankar şiirler yazmıştır. Onun böyle eserlerinin birinin Azerbaycan Türkçesi'ne tercümesinde aşağıdaki keskin, barışmaz mısraları okuyabiliriz: 

Zamanla kertenkele olub keçinnem susuz,

Abırımı tökmerem, yaşamaram duygusuz.

Su te'bimin odunu söndürüb qoysa minnet,

Susuzluqdan ölerem, suya baxmaram elbet. 

Hayatı Tebriz'de sona eren Mücireddin Beylagani burada Megberetü'ş - şüera (Şairler kabristanı) olarak bilinen mezarlıkta defnedilmiştir. Onun Londra'da, Britanya müzesinde olan Divan'ında şairin beş bin beytten fazla şiirleri toplanmıştır. 

Fars dilli Azerbaycan şürindeki Tebriz edebî mektebi, iki kudretli sanatkârın, Katran Tebrizi (1012-1088) ve Hatib Tebrizi'nin (1030-1109) adları ile temsil olunur. Tebriz yakınlarındaki Şadiabad köyünde, bir köylü ailesinde doğan Katran Tebrizi hayatını Gence ve Tebriz'de sürdürmüştür. 1042 yılı Tebriz depremini anlattığı büyük kasidenin ve zengin tabiat tasvirleri ile dolu çok sayılı şiirlerin müellifi olarak tanınmaktadır. Katran Tebrizi'nin Fars dilinde yazmış olduğu şiirlerinde Türk, güzellik ve kahramanlık simgesi olarak kullanılır. Fars dilinde yazan çağdaşları içerisinde Katran ilk defa olarak, şiirlerinde Azerbaycan Türkçesinden bir çok kelimeler ve deyimler kullanmıştır. Kasidelerinin birinde "İnsanların hepsi sanki dikendirler. Ben boş yere bu dikenlerin arasında çiçek arıyorum" diye zamana ve insanlara acı acı sitem etmesine, rağmen Katran'ın şiirlerinde insan sevgisi, insana, onun hayırseverliğine inancı kuvvetlidir. 

Katran'ın çağdaşı Hatib Tebrizi, adını kendine mahlas olarak aldığı bu şehirde doğmuşsa da, yirmi yaşında doğduğu şehri terketmiş, bütün hayatını Bağdat'ta, meşhur Nizamiye Medresesinin müderrisi olarak geçirmiş ve 1109 da burada ölmüştür. Hatib Tebrizi hem devrinin ünlü alim lerinden biri, hem de şair olarak tanınmaktadır. O, ilmî araştırmalarını Arap dilinde, şiirlerini ise Fars dilinde yazmıştır. İlim öğrenmek için, yaya olarak Tebriz'den Şam'a yollanan Hetib Tebrizi devrin büyük Arap şairi ve alimi Ebül-Üla Müerri'nin ya nında eğitim görmüştü. Arap kaynakları Hatib Tebrizi'nin Azerbaycan Türkü olduğunu ve uzun süre Bağdat'ta, Araplar içerisinde yaşamasına rağmen kendi dilini unutmadığını ve Bağdat'ta ona uğrayan hemşehirlileri ile bu dilde konuştuğunu yazıyorlar.

AZERBAYCAN RÖNESANSI VE NİZÂMÎ

Buraya kadar adları hatırlatılan şairlerin hümanist mazmunlu eserleri, diğer taraftan çok sayıda bilim adamının, mimarın varlığı, mûsikî ve minyatür sanatlarının genişlemesi, şehirlerin kalkınması, eğitimin geniş çapta yayılması XII. yy. Azerbaycan da, özellikle de onun Şamahı, Gence ve Tebriz gibi kültür merkezlerinde bir Rönesans havasının yaşandığını gösteriyordu. Avrupa Rönesansına ön alanı Doğu-Azerbaycan Rönesansı fikrini, ilk defa ünlü Azerbaycan edebiyat araştırmacısı Prof. Mikayıl Refili ileri sürmüş ve tarihî-ilmî açıdan temellendirmiştir. 1940 yıllarında ortaya atılan bu görüşe, bir kısım Rus, özellikle de Ermeni ve Gürcü alimleri büyük tepki göstermişlerdir. Ancak, aradan geçen yıllar içinde ilim dünyasına sunulan yeni eserler, araştırmalar, Türk-İslam dünyasında bir Rönesans yaşandığını ve Azerbaycan'ın da, bu büyük çaplı kültür hareketinin dışında kalmadığını, aksine, onun gelişme merkezlerinden biri olduğunu açıklamıştır. 

Azerbaycan'da yaşanan Rönesans devri edebiyatının ilk büyük temsilcisi Hakani Şirvani olmuştur. Efzeleddin Hakani 1126 'da Şamahı'da doğmuş, 1199 da Tebriz'de vefat etmiştir. Olaylarla dolu, gergin ve fırtınalı bir ömür yaşamış, çağdaşları arasıda isyankâr, bir şair olarak tanınmıştır. Kuşkusuz, Hakani, Nizami'ye kadarki Azerbaycan Edebiyatında yetişen en büyük şahsiyet, en istidadlı şairdir. Bu edebiyatta mesnevinin ilk örneklerini Hakani vermiş, zengin tarihî geleneklere malik kaside türünü ulaşılmaz bir yüksekliğe çıkarmıştır. Hakani'nin eserlerinde kötülüklerin inkârı ve güzelliklerin tasdiki alevli bir dille, büyük inanç ve ihtirasla kaleme alınmıştır. Onun zengin edebî mirası on yedi bin beytlik divanından, "Töhfetü'l Irageyn" ("İki Iragın hediyesi") mesnevisinden ve XII. yy. Azerbaycan nesrinin ilgi çekici örneklerinden sayılabilecek altmış mektubundan oluşmaktadır. 

Genç yaşlarında saraya giren şair, burada hükümdar Şirvanşah Minüçehrün dikkatini çekmiş ve onun üzerine, Hakani, adını kabul etmiştir. Eğitimini döneminin tanınmış ilim adamlarından olan amcası Kafieddin Ömer İbn Osman'ın yanında alan Hakani, Kuran-i Kerim'i deriden öğrenmiş, dilcilik, edebiyat, matemetik ve felsefe hakkında yeterince bilgi almıştı. Bu yüksek medhiyelerle onun sevgisini kazanan Hakani çok geçmeden saray çevresinde yaşayamayacağını ikiyüzlü ve entrikalı bir hayatın onun bağımsızlık tutkusu ve isyankâr ruhu ile uyuşmadığını görerek, saraydan uzaklaşmak istemiş ancak, hakanın emri ile zindana atılmıştı. Meşhur Şabran Kalası'nda mahpus hayatı geçirdiği aylarda, edebiyat tarihine "Hebsiyye" adı ile geçen şiirler silsilesini yaratmıştı. Bu şiirler silsilesine dahil olan kasidelerinin birinin çağdaş Azerbaycan Türkçesine tercümesinde aşağıdaki ıstıraplı ve isyankâr, devre muhite ve kul tabiatli insanlara karşı barışmazlıkla dolu satırları okuruz: 

Her seher qalxar göye ah ile efğanım menim, 

Qerq olar qanda şefeq tek çeşmi-giryanım menim. 

Boynuma Zöhhak ilanı saldı ahenger bu gün, 

Çün Firudin xeznesidir eqlü irfanım bu gün. 

Oxşayır künde ayağımda deyirman daşına, 

Qanlı göz yaşımla işler bu eğirmanım menim. 

Hakani'nin "Medain harabeleri", "Gesidey-i Şiniyye" gibi kasideleri derin felsefi mazmunu ve sosyal konunun isyankâr bir tarzda ele alınması ile dikkati çeker. Bir zamanlar saray hayatını öven, hakanları ve onların yakınlarını medheden şair bu eserlerinde, artık en kudretli hakanın da hiçliğe, yokluğa, unutulmaya mahkûm olduğunu, dünya üzerinde ebedî yaşayacak kuvvetin ise söz, fikir olduğu kanaatına gelir. Medain'in herabelerini seyreden sanatkâr bir taraftan kederlenir - çünkü burada toprak altına düşünen beyinler, duyan yürekler gömülmüştür, öbür taraftan ise sevinir-çünkü Medain'i harabe durumuna getiren Sasani padişahlarının mezalimi, acımasızlığı olmuştur. Zulm ise her yerde mahva mahkûmdur. Ona göre de şair tabiatın, dünyanın bu ezeli kanununun bir daha gerçekleşmesinden sevinç duyar ve Medain herabelerinin zulme dayanan diğer şahlar ve sultanlar için de bir ibret olmasını temenni eder. Hakani'nin zamanı, çağdaşları, kendi hayat yolu, edindiği siyâsî, sosyal, manevî, ahlâkî, kanaatlar onun başka bir büyük eserinde -"Töhfetül-İrageyn" mesnevisinde akseder. Hakanî, Fars dilli Azerbaycan şiirini, felsefî ruh ve sosyal mazmunla zenginleştirmiş, şiiri sarayın hizmetçisi olmaktan uzaklaştırmıştı. Kurduğu gelenek, sonraki asırlarda gerek Fars dilli, gerekse ana dilli Azerbaycan Edebiyatı'nı ve Fars Edebiyatı'nı kuvetli bir şekilde etkilemiştir. Emir Hüsrev Dehlevi, Cami, Türk şiirinin büyük üstadı Fuzûlî onun "Kesidey-i Şi-niyye"sine nazire yazmışlar. XIX. XX. yy. Azerbaycan Edebiyatının Seyid Ezim Şirvani ve Sabir gibi sanatkârları aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Hakani'yi sanat hocaları olarak adlandırmışlardır. 

XII yy. da Fars dilli Azerbaycan Edebiyatının en büyük temsilcisi hiç şüphesiz, Nizami Gencevi (1141–1209) olmuştur. Azerbaycan'ın eski kültür merkezlerinden ve XII. yy. İslam Şarkı'nın büyük şehirlerinden biri olan Gence'de doğan Nizami bütün hayatını burada sürdürmüş, ona dünya şöhreti kazandıran meşhur eserlerini burada yaratmış ve burada da toprağa verilmiştir. Kendine kadarki ilim ve kültür geleneklerini dikkatle takip eden ve derinden benimseyen Nizami, Doğu edebiyatlarında bu gün de sürdürülen büyük bir edebî geleneğin yaratıcısı oldu; lirik ve epik şiirin ulaşılmaz örneklerini ortaya koydu. Nizami'nin sanatı her şeyden önce hümanizmi ve demokratizmi ile seçilir. Şahların, sergerdelerin, saray güzellerinin bir kahraman olarak alınıp terennüm edildiği Şark edebiyatına o, ilk defa sıradan olan insanı getirdi, onun düşünce ve isteklerini açıkladı. 

Dünya edebiyatı tarihine Nizami Gencevi adı ile girer. İlyas Yusufoğlu'nun bir Azerbaycan Türkü olduğunu, Fars dilinde yazdığı eserlerin hemen hepsinde Türk'ten, bir bilgelik, kahramanlık, yiğitlik sembolü gibi söz açtığını, hatta Peygamber'in kendisini, böyle akılda ve zekada bir Türk'e benzettiğini, XX. yy. Azerbaycan'ının büyük devlet adamı ve fikir mücahidi Memmed Emin Resulzade 1951' de Ankara'da yayınladığı "Büyük Azerbaycan Şairi Nizami Gencevi" adlı kitabında, şairin kendi eserlerine dayanarak ispatlamıştır. Nizami'nin anasının Kürt kökenli olduğu, şairin kendisinin ise İran'ın Kum şehrinde doğduğu yolunda İran Nizamişinasları'nın incelemelerinde ileri sürülen mülahazaların tarihî esastan mahrum olduğu, genellikle şüpheli kaynaklara dayandırıldığı anlaşılmıştır. Nizami devrin talebine uygun şekilde ve aldığı talim terbiye icabınca, eserlerini Fars dilinde yazmak zorunda kalmışsa da, her zaman bir Türk gibi düşünmüş, destanlarında Azerbaycan Türklerinin eski tarihî ile ilgili konulara ilgi göstermiş, bütün eserlerini Türk hükümdarlarına sunmuştur. 

Nizami Şark Edebiyatı tarihinde ilk "Hamse" müellifidir. Sonralar onun bu yaratıcılık geleneği Emir Hüsrev Dehlevi, Nevai, Cami vs gibi büyük söz üstadları tarafından devam ettirilmiş, yalnız Fars dilinde değil, Türk lehçelerinde de Nizami sanatının etkisi ile "Hamse"ler yazılmıştır. 

Nizami'nin eserlerini iki kısma ayırmak mümkündür. Bunların bir kısmını, şairin lirik mirası onun gazel, kaside, rubai vs. türlerinde yazdığı eserler oluşturmaktadır. Kaynaklar şairin, bir divan oluşturacak kadar lirik eserler yazmış olduğunu gösteriyorlar. "Tezkiretü'ş-şüera" müellifi Devletşah Semerkandi, Nizami'nin yirmi bin beyitlik Divanının varlığını gösteriyor. Amma, bu divana dahil olan eserlerin hepsi günümüze kadar ulaşmamışlardır. Nizami'nin kaynaklarda adı geçen büyük divanından şimdi elde yalnız yüz yirmi gazel, altı kaside ve otuz rubai bilinmektedir. Gazellerin esas konusu muhabbettir. Tabii ki, Nizami gibi büyük bir şairin muhabbet anlayışı da geniştir. Buraya, yalnız güzele, sevgiliye olan muhabbet değil, aynı zamanda insana muhabbet, Allah'a muhabbet motifleri de dahildir. Kasidelerinde ise, daha çok bir filozof etkisi bırakır. Devrin mühim meseleleri, insanı, beşer neslini zaman zaman düşündüren, ilgilendiren önemli sorunlar, yüzyıllardan beri cevapsız kalan sorular Nizami'yi çok ilgilendirir. 

Nizami "Hamse" umumî adı altında birleştirilen beş büyük eserin müellifi olarak daha meşhurdur. Şairin kendisi bu eserlerin türünü "destan" olarak göstermiştir. Ama çağdaş Azerbaycan edebiyatşinaslığında bu eserleri "poema", bazen de "menzum roman" olarak adlandırmak fikri kabul edilmiştir. Bu eserlerden ilki 1174-1175 yılında tamamlanan "Mehzenü'l-esrar" ("Sırlar hazinesi") destanıdır. Nizami'nin eserleri üzerinde çalışanlar, "Mehzenü'l-esrar"la, XI. yy. Türk şiirinin büyük örneklerinden biri olan Yusuf Has Hacib'in "Kutadgu Bilig" adlı eseri arasında bir yakınlık ve bağlılık görmektedirler. Nizami, özüne kadarki dönemde Şark edebiyatında artık bir sıra örnekleri verilmiş didaktik şiirin geleneklerinin devam ettirmiş ve onları daha da zenginleştirmiştir. Şair bu ilk büyük hacimli eserini, Selçuk hükümdarı Fahreddin Behramşah Selçuki'ye sunmuştur. 

Yirmi bölümden oluşan "Mehzenü'l-esrar" manzum destanında, bir şair olarak Nizami'yi düşündüren, onun ilgisini çeken problemler, adaletli hükümdar, olgun insan, kötülüklere, haksızlığa karşı mücadele; emek veren insanın hükümdarlardan da üstün tutulması vs gibi sosyal-ahlakî meseleler olmuştur. Her bölüm de kendi içinde iki kısımdan ibarettir: birinci kısımda şair felsefî planda fikirlerini açıklar, ikincisi ise, bu fikirleri açıklayan, destekleyen, ibretamiz hikayeler verir. Bu eserle Nizami, devrinin, geniş çok farklı insanların ve sosyal tabakaların hayatını tasvir etmiştir. Ayrıca, Nizami, üstünlüğü sade insana vermiş, zulümkar, adaletsiz hükümdarlara, devlet adamlarına nasihat etmiş, doğru yol göstermiştir. 

1180-1181'de tamamladığı "Hüsrev ve Şirin" manzum destanını Nizami, Azerbaycan Atabeyler Devleti'nin hükümdarı Cihan Pehlivan'a sunmuştur. Bu eser gerçekten de insan hakkında, onun kalp dünyasının büyüklüğü, fikirlerinin genişliği, aşkın ve zekanın her şeye galip gelen kudreti hakkında güzel bir destandır. Nizami'den evvel bu mevzuyu İran'ın büyük şairi Firdevsi işlemişti. Ama Firdevsi yalnız İran şahlarının tarihini tasvir etmeyi amaç edindiğinden, efsanedeki büyük muhabbeti görmemiş, onun uzağında kalmıştı. Nizami ise her şeyden önce insanı saflaştıran, güzelleştiren bir muhabbet destanı yaratmıştı "Hüsrev ve Şirin" aynı zamanda Nizami'nin Azerbaycan'la en fazla ilgili olan eserlerindendir. Eserdeki olayların mühim bir kısmı Azerbaycan topraklarında geçer, İran hükümdarlarına siyaset ve ahlak dersi veren Şirin, Azerbaycan prensesidir. 

Şirvanşah Ahsitân'm arzusu ile yazılan ve 1188'de tamamlanan "Leyli ve Mecnun" manzum arzusu destanında Nizami, daha eski zamanlara dönmüş, VI.-VII. yy. Arap hayatını canlandırmıştır. Ama Nizami'nin bir şair olarak büyüklüğü onun en eski konuları bile yaşadığı dönemle bağlayabilmesi, çağdaşlaştırması, hem de bu konuya bir ebedî hayat kazandırabilmesi idi. Bu açıdan, "Leyli ve Mecnun" destanında, eski bir Arap efsanesine dayansa da, bütün zamanlar ve bütün halklar için yakın ve anlaşılır olan güzel bir aşk romanı ortaya koymuştur. Nizami'nin bu eseri, yalnız sevginin büyüklüğüne değil, aynı zamanda bu muhabbeti yaşan ve yaşatan insanın büyüklüğüne ve azametine okunan bir şarkıya benzetilebilir. Nizami bütün eserlerinde olduğu gibi burada da insanın zulme, haksızlıklara boyun eğmesini, yüreğinde doğan itiraz sesini boğmaya çalışmasını, her zaman suyun akarı ile yüzmeye can atmasını, insanlık şerefini ve insan adını lekeleyen bir rezillik sayar; insana yiğit ve cesur yaşamayı, aslan yürekli olmayı tavsiye eder. 

"Yedi güzel" destanı (1197'de tamamlanmıştır) sanat yolunda olgunlaşan, büyük tecrübe kazanmış bir şairin eseri olarak dikkati çeker. Bu destan, kuruluş açısından da Nizami'nin en olgun eserlerinden biridir. "Yedi güzel" Merağa hükümdarı, Aksungur Alaeddin Körpe Aslan'ın isteği üzerine yazılmış ve ona sunulmuştur. Şair bu eserinin konusunu eski İran tarihinden, Sasani hanedanının beşinci hükümdarı Behram Gur'un hayatından almışsa da, daima takip ettiği geleneklere sadık kalarak bu defa çağdaş bir eser yaratmış, "Mehzenü'l-esrar", "Hüsrev ve Şirin" destanlarında başlattığı ideal hükümdar tipini yeni fikir ve görüntülerle zenginleştirmiştir. Bu destanda Nizami'nin geniş bilgilerini ortaya koyan zengin semboller mevcuttur. 

Şair, hayatının son senelerini, hacim açısından da, edebî önemi açısından da en büyük eseri olan, "İskendername" nin yazılmasına sarf etmiştir. İki kısımdan ibaret destanın "Şerefname" isimli birinci kitabı 1203'te, "İkbalname" isimli ikinci kitabı ise 1209'da, şairin ölümünden az evvel tamamlanmıştır. "Şerefname" de, bu eserin kahramanı olarak seçilen Makedonyalı İskender'den bir başbuğ ve komutan gibi, "İkbalname" de ise bir filozof ve hakikat yolcusu, hatta peygamber gibi söz edilmiştir. İskender tipine Nizami'den evvel de dünya edebiyatı tarihinde defalarca müracaat edilmişti. Bunların arasında antik Yunan müellifi Yalancı Kallisfe'nin, Mısırlı yazar Nektanebe'nin adları söylenebilir. Firdevsi'nin "Şahname" eserinin de mühim bir bölümü İskender'e ve onun İran şahı Dârâ ile savaşlarına hasrolunmuştur. Bütün bu edebî kaynakları bilen Nizami, İskender'i her açıdan kendi arzularına cevap veren ideal bir hükümdar gibi almış ve eserinde canlandırmıştır. Nizami'nin tasvir ettiği İskender yalnız kılıcının kuvveti ile ülkeler fetheden bir başbuğ değil, bundan daha fazla, zekâları, gönülleri fethetmeyi bilen bir âlim, filozof, şair ve musikişinastır. İskender, kendi çevresine zamanının en tanınmış filozoflarını toplar; devleti, onların yardımı ve nasihatleri ile yönetmeye çaba gösterir. Büyük fetihler, elde ettiği sonsuz topraklar İskender'i tatmin etmez. O, sürekli arayış halindedir; savaşta bulamadıklarını kitapların sayfalarında, filozofların öğretilerinde bulmaya çalışır. Nizami'nin "İskendername"si; bu, rahatlık bilmeyen insan zekâsının destanı idi. 

Nizami kendi sanatının büyüklüğünü, azametini anlayan sanatkârlardandı. Şiirlerinin birinde o, geleceğine sarsılmaz güven hissi içinde şu mısraları yazmıştı: 

Yüz il sonra sorsan haradadır o?

Her yerden ses geler-Buradadır o. 

Nizami, Fars dilinde yazılan Azerbaycan Edebiyatı'nın son büyük temsilcisi idi. Gerçi, Nizami'den sonra da Fars dilli edebiyat Azerbaycan'da durumunu korudu. Nitekim, XIII. XIV. yy. da hatta millî şuurun ve milliyetçilik duygularının geliştiği XIX. yy.'da Fars dilinde eserler yazan Azerbaycanlı müelliflere rastlanırdı. Ama bu, sadece bir edebî geleneğin devam ettirilmesinden başka bir şey değildi. Azerbaycan şairlerinin, edebiyat adamlarının büyük bir kısmı, eserlerini iki-Azerbaycan Türkçesi ve Fars,- bazıları ise üç-Azerbaycan Türkçesi, Fars ve Arap dillerinde- kaleme alıyorlardı. Eğitim sistemi öyle kurulmuştu ki, tahsil görmüş her aydın bu dilleri öğrenir ve onlarla kendi fikirlerini, düşüncelerini zorluk çekmeden açıklayabilirdi. Bu açıdan da, Azerbaycan şair ve yazarları XII. yy.'dan itibaren ana dillerinde eserler yaratmaya ağırlık vermekle beraber, geleneklerine bağlı oldukları ve iyi bildikleri Fars ve Arap dillerinde de yazıyorlardı.

Nizami Fars dilli Azerbaycan Edebiyatı'nın zirvesini oluşturdu. Nizami'den sonra gelen şairler onun işlediği konularda eserler verseler de "Hamse" müellifinin ulaştığı sanat zirvesine yükselemediler. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de, artık Fars dilli şiirin rekabet meydanında tek olmaması, onun karşısına Nizami kadar büyük adlarla temsil olunan Türk dilli edebiyatın çıkması idi.